Bilgi iletişim ve toplum

DİYETİSYEN

2020.11.23 21:09 DiyetisyenTugbaYprk DİYETİSYEN

Diyetisyen
Diyetisyenler, üniversitelerin “Beslenme ve Diyetetik” bölümlerinden mezun olmuş, besinler ve insanların beslenme gereksinimleriyle alakalı konularda, uzmanlık derecesinde bilgiye sahip olan kişilerdir. Aynı zamanda “Beslenme Uzmanı” olarak da adlandırılmaktadırlar. Diyetisyen ünvanı alan kişilerin adlarının başına kısaltma olarak dyt ünvanı eklenmektedir.

Diyetisyenler, hasta ya da sağlıklı kişilerin beslenme alışkanlıklarını incelerler. Aynı zamanda yaşam tarzlarını ve fiziksel yapılarını da göz önünde bulundurarak kişiye özel en uygun beslenme programını bilimsel olarak oluştururlar. Günümüzde kişiler bu konu hakkında bazı yanlış bilgi ve ön yargılara sahiptir. Bunlardan biri ise diyetisyenlerin kişilere sadece kilo verdirmek amacı ile çalıştığıdır. Aslında, günlük besin ihtiyacını öğrenmek isteyen, hayatına daha sağlıklı devam etmek isteyen herkes, diyetisyene gidebilir.
Diyetisyenler, besin maddelerinin işlenme, hazırlanma, pişirilme ve depolanma işlemleri esnasında gelişen kimyasal değişikliklerin insan vücuduna olan etkilerini incelerken, aynı zamanda besin maddelerinin satın alınma, pişirilme ve saklanma prensiplerini belirleyerek uygulamaya koyulması için çalışmaktadırlar. Ek olarak kişilerin zayıflamasına yada hastalıklarına bağlı olarak ilgili diyet yiyecekleri de geliştirirler. Özel hastalıklara sahip kişiler için, hastalıklarına uygun diyet programı hazırlarken, sağlıklı kişiler için ise hastalıktan koruyucu diyet programı hazırlarlar. Kişiler bu programa uyum sağladıkları takdirde, kısa süre içinde çok daha sağlıklı ve enerjik hissettiklerini dile getiriyor. Bazı ameliyatlardan sonra da beslenme programı ihtiyacı olan hastalara, ameliyatı gerçekleştiren doktor tarafından diyetisyen takibi tavsiye edilmektedir.

Beslenme uzmanları(diyetisyenler), toplumdaki yanlış beslenme şekillerini tespit ettikten sonra, yeterli ve dengeli beslenmemenin sebep olduğu sağlık problemlerine yönelik önlemler alınması amacıyla çalışırlar. Toplumu yeterli ve dengeli beslenme konusunda eğitirken aynı zamanda bu beslenme tarzını daha ekonomik hale getirebilmeleri için bilgilendirirler. Günümüzde birçok işyeri diyetisyenlerle iş birliği içerisinde çalışıyor. Çalışılan kurumun özellikleri ve beslenme prensipleri göz önünde bulundurulurken orada çalışan kişilerin bir gün içinde ihtiyacı olan besin değerleri hesaplanır. Bu sonuçlardan sonra kurumun isteğine göre günlük, haftalık ya da aylık yemek menüleri oluşturulur. Bu ve bunun gibi diyetisyenlerin verdikleri hizmet, aslında çalışanların aç kalmadan motivasyonunu artırarak, iş verimliliğinin artmasının sağlanmasıdır.
Diyetisyen seçimi yaparken, başvurulan diyetisyenin beslenme ve diyetetik diploması olduğundan emin olunmalıdır. Toplumlarda bulunan değişik yaş, cinsiyet ve yaşam stillerine sahip kişilerin günlük alması gereken besin miktarı da aynı olamaz. Bu yüzden alanında uzman kişilerden yardım almak oldukça önem teşkil eder. Doğru beslenme stili sağlığınızı olumlu etkilerken, alanında uzman olmayan kişilerin yanlış yönlendirmeleri ile sağlığınızın bozulmasına sebep olabilirsiniz. Birçok yerde çeşitli diyet programları mevcut. Ancak bu programlar sizin fiziksel yapınıza uygun olmayabilir. Diyet programı seçerken mutlaka kişiye özel çalışma yapılması gerektiğini unutmayın. Kişiler günlük yaşantısına uygun beslenme programları veren diyetisyenler ile çalışması gerekmektedir. Birçok kişi daha önceden hizmet aldığı diyetisyenleri tavsiye etmektedir.
Diyetisyen Kategorileri
Diyetisyen Nedir ?
Diyetisyenler, diğer adıyla beslenme uzmanları, beslenme ve diyetetik alanında 4 yıllık lisans eğitimi almış kişilerdir. Bu kişiler, kendilerini alanlarında geliştiren ve yoğun bilgi birikimine sahip olan güvenilir uzmanlardır.
Beslenme uzmanları(diyetisyenler), sanılanın aksine sadece kilolu kişileri ideal kiloya ulaşmak için gidilecek bir uzman değildir. Birçok kişi, beslenme uzmanlarının sadece zayıflama alanında çalışmalar yaptığını düşündüğünden, beslenme uzmanına başvurmayıp internetten bulduğu hazır ve güvenilmez diyet listelerini uygulamaktadır. Bunun aksine sağlıklı bireyler de beslenme uzmanına başvurup kendileri için en iyi olacak beslenme tarzını öğrenebilir. Diyet kelimesi ne kadar kişilerde kilo verme hissi uyandıran beslenme programları ifadesi oluştursa da diyet listeleri tamamen kilo vermek üzerine hazırlanmamaktadır.
Diyetisyenler, sizin vücut kitle indeksinizi hesaplayıp gereken bütün tahlilleri yaptırdıktan sonra yaşam tarzınız hakkında bilgi alır ve sizi daha yakından tanır. Bunun sonucunda size yararlı olacak diyet listesi hazırlar. Diyetisyenler, bunların dışında besinlerin işlenmesinden, depolanmasına kadar tüm adımları takip eder ve tüm bu işlemlerin sonucunda besinlerde oluşan değişimlerin insan vücudunda yaptığı etkileri de inceler. Aynı zamanda diyetisyenler, kişilere besinlerin satın alınması, saklanması ve pişirilmesi konusunda rehberlik yaparlar.
Hastaların, psikolojik destek ihtiyacını gitmiş oldukları diyetisyen sağlar ve onların motivasyon kaynağı olur. Bu son derece önemli bir noktadır. Kişilerin kendilerini güvende hissetmesini sağlar ve tedavinin sonucunu olumlu etkiler. Bazı özel hal ve durumlarda da diyetisyen desteği almak çok önemlidir. Hamilelik ve hamilelik sonrasındaki süreçte hastaların bebeklerinin sağlığı ve kendi sağlıkları için hemde hamilelik sürecinde aldıkları fazla kiloları sağlıklı bir şekilde verebilmeleri adına diyetisyen desteğine ihtiyaçları olacaktır.
Kişiler, daha sağlıklı vücuda sahip olmak adına diyetisyene gidebilirler. Kilo almak, zayıflamak ya da sabit kiloyu koruyarak gün içinde ihtiyaç duyulan besin miktarını net olarak öğrenip beslenmeyi ona göre düzenlemek için de destek alınabilir. Özel beslenme programına ihtiyaç duyulan bazı durumlar ve hastalıklar vardır. Bunlar arasında insülin direnci, diyabet, kalp ve damar hastalıkları, gebelik gibi birçok durum bulunuyor. Kişiler bilinçli davranarak diyetisyene başvurmalı ve belirlenen listeye tamamı ile sadık kalmalıdır.
Diyetisyenlerin, diğer görevi de yaşadıkları toplumun beslenme alışkanlıklarını gözlemleyerek yapılan yanlışlıkların düzeltilmesi için çalışmalar yapmalarıdır. Toplum, yeterli ve dengeli beslenme üzerine eğitilmelidir. Ayrıca kişilere nasıl daha ekonomik şekilde beslenebilecekleri anlatılmalıdır.
Kurum ve kuruluşlar diyetisyenler ile iş birliği içinde olup, ilkeleri ve çalışanlarının fiziksel aktivitesi(spor) doğrultusunda en uygun diyet listesini hazırlatarak menü oluşturmalı. Bu menüler; günlük, haftalık veya aylık olabilir. Aynı zamanda özel hastalığı olan kişiler de tespit edilerek onlar için uygun olacak ayrı listeler hazırlanmalı.

Diyetisyenin Görevleri Nelerdir?
Diyetisyen; kişilerin besin ihtiyaçlarına göre uygun yemek planlayan ve tarif geliştiren, beslenme hakkında eğitim veren, besinlerin kalite kontrolünü sağlayan ve beslenmenin ekonomik bir şekilde standartlara uygun olarak yapılmasını sağlayan kişilerdir.
Üniversitenin 4 yıllık eğitim veren Beslenme ve Diyetetik bölümünü tamamlamış, Sağlık Bilimleri Fakültesini ‘Diyetisyen’ unvanını alarak tamamlamış ve bu mesleği uygulamak için sahaya çıkmış kişilerdir.
• Diyetisyenler tüm bireylerin sağlığının korunmasını, geliştirilmesini ve yaşam kalitesinin artırılmasını amaçlamaktadırlar. Beslenme ilkeleri doğrultusunda kişilerin ihtiyaçlarına göre bireysel ve toplu beslenme için plan ve programları düzenlemektedirler.
• Diyetisyen, tüm besin öğesi, besin ve beslenme biçiminin yol açtığı sağlık sorunlarını araştırıp, değerlendirir ve çözüm aramaktadır. Besinlerin ekonomi ve sağlık kurallarına uygun olarak bireylerin doğru kullanımını sağlamak ve besin denetimleri yapmaktadır.
• Kişilerin fizyolojik, psikolojik ve sosyolojik olarak sağlıklı yaşamı alışkanlık haline getirmektedir. Diyetisyen, bu yaşam biçimini benimseterek bireyi ve toplumu doğru bilgilerle eğitmektedir. Diyetisyenler, bu konularda makaleler yazarak, toplum sağlığını destekleyen hizmetlerde bulunmalıdır.
• Genetikte var olan ya da sonradan ortaya çıkan hastalıklar ve diğer durumlarda tıbbî ve cerrahî tedavilere uygun, doğal bitki ve tedaviye etkisi olan besinlerin içeriklerine göre diyet programı düzenlemektedir.
• Diyetisyen, beslenme eğitimi programları hazırlar ve bu programları bireye uygulamaktadır. Eğitim programlarının sonuçlarını takip etmektedir.

Diyetisyeninize Nasıl Karar Vermelisiniz?
Beden kitle indeksi 25 ve üzerinde olan kişiler ideal kilolarına gelme süreçlerinde sağlıklı beslenme ve diyet programlarını egzersiz programıyla birlikte desteklediğinde kalıcı olarak kilo verecek ve kısa sürede sağlıklı şekilde ideal beden yapısına kavuşacaklardır. Bu süreçte size eşlik edecek olan ve zayıflama programlarınızı oluşturacak olan diyetisyeninizi belirlerken size özel programlar oluşturup oluşturmamasına dikkat etmelisiniz.
• Bu programlar oluşturulurken sizin yaş, boy, cinsiyet, yaşam ve çalışma koşullarınızın göz önünde bulundurularak uygulayabileceğiniz ve hayatınıza eşlik edebilecek programlar oluşturabilecek diyetisyen olmasına özen göstermelisiniz.
• Ayrıca diyetisyeninize sürekli ulaşma imkanınızın olması en büyük tercih edilme nedeni olmalıdır.
• Restauranta yemek yemeğe gittiğinizde ne yiyeceğinizi bilemiyorsanız hemen diyetisyeninizden yardım almalı ve aşırı kalori alımından kaçınmalısınızdır ya da öğün mü atladınız? Diyetinizin bozulmaması ve kilo verme sürecinize devam edebilmek adına günün devamında nasıl beslenmeniz gerektiğini diyetisyeninizden yardım alarak öğrenmelisiniz. Bu sayede kilo verme süreciniz çok keyifli bir hal alacak ve kısa sürede hedeflediğiniz ideal bedene kavuşacaksınız.
• Ayrıca sizi sürekli motive edebileceğine inandığınız diyetisyen ile çalışmalısınız. Dönem dönem motivasyon kayıplarına bağlı diyet programları bırakılmakta ve kendinize olan inancınızı yitirmek gibi problemler yaşadığınızda sizi motive eden ve kaldığınız yerden devam etmenizi sağlayacak olduğuna inandığınız diyetisyene karar vermelisiniz.
• Diyetisyeninizin her yönden donanımlı olmasına dikkat etmeli ve özgeçmişini araştırmalısınızdır. Hangi alanlarda çalışmalarının olduğunu belirleyip sizin beklentilerinizi karşılayabilecek olduğundan emin olduktan sonra o diyetisyenle çalışmaya başlamalısınız.
• Diyetisyen ile danışanın kuracağı güçlü ilişkiler sayesinde motivasyon çok daha kolay sağlanacaktır. Diyetisyenleri mutlaka ilişkiler konusunda sosyal ve psikolojik anlamda tam donanımlı olacak şekilde geliştirilmesi önemlidir.
• Hastaların beklentileri hedefledikleri kiloya bir an önce hatta hemen ulaşmak olacaktır. Bu sürece hızlı değilde daha uzun bir periyoda karşılaşıldığında diyet başarısız gibi görülebiliyor ve motivasyon kaybedilebiliyor. Böyle durumlarla karşılaşabileceğinizi düşünerek size psikolojik olarak da en iyi geleceğine inandığınız diyetisyenler ile çalışın.

Diyetisyen Ücretleri / Fiyatları
Şehirden şehire farklılık gösteren diyetisyen ücretleri özel klinik, devlet veya özel kurumlarda da değişiklik göstermektedir. Ayrıca şehir içinde dahi semtlere göre uygulanan ücretler farklılaşmaktadır. Diyetisyen ücretlerini etkileyecek başka faktörler ise kullanılacak yöntemler, kişiye özel programlar, uygulanacak beslenme programının süresi, kilo durumuna göre danışmanlık önerileri, yapılan tetkik ve tahliller, danışanın herhangi bir hastalığının olup olmaması, kontrol gün sayısı ve saatleridir. Ayrıca diyetisyenin ünü ve alanındaki uzmanlığı ile randevu fiyatları değişebilmektedir.
Bir diyetisyenin muayene ücreti, şehir ve bölgelere göre değişir. Diyetisyenin ünü arttıkça muayene ücreti de o oranda yükselme gösterir. Genel ortalama göz önüne alındığı zaman, ilk kez muayene olup beslenme programı oluşturulacak hastalar için fiyatlar genellikle 60 TL ile 300 TL arasında değişim gösteriyor.
Fiyatlar, tercih etmiş olduğunuz diyetisyene göre değişirken, ücret ödeme sıklıkları da aynı şekilde değişiklik gösterir. Ücretler; haftalık, aylık, altı ayda bir veya yılda bir kez ödenir. Fiyatlar genel olarak aylık 80 TL ile 800 TL arasında belirleniyor. Yine de en doğru bilgiyi, beslenme uzmanının sekreterinden edinebilirsiniz. Elde edeceğiniz olumlu sonuçları düşündüğünüzde, ücret tercih kriterleriniz arasında ilk sırada yer almamalı, asıl odak noktanız diyet hizmet kalitesi olmalıdır.
Diyetisyen Seansları Nasıl Olur?
Diyetisyen kişiye özel beslenme programını planlamak amacıyla seans gerçekleştirmektedir. Bireysel programın yanı sıra hamilelikte beslenme, emzirme döneminde beslenme, çocuk beslenmesi, obezite beslenmesi, aile beslenmesi, menopoz döneminde beslenme, ergen beslenmesi, yaşlılık döneminde beslenme, stres ve depresyonda beslenme ve beslenme eğitimi veren diyetisyenin seans içerikleri farklılık göstermektedir.
• Diyetisyen danışanıyla yaptığı seanslarda hem sağlık açısından hem de psikolojik açıdan kişinin istediği vücut görünümüne sahip olmasını amaçlamaktadır. Danışanın sağlık durumu öncelikle dikkate alınırken yaşam biçimi ve alışkanlıkları ayrıntılı bir şekilde öğrenilmektedir.
• Vücut analizi yapıldıktan sonra danışan analiz hakkında bilgilendirilmektedir.
• Danışanın ideal kilosu belirlenir ve süreçlerin takip edilmesinin önemi anlatılmaktadır.
• Herhangi bir hastalığa sahip olup olmaması, kullanılan ilaçlar, alışkanlıklar ön planda olacak şekilde bireylerin metabolik hızları, alması gereken enerji gereksinimleri belirlenerek uygun diyet programı hazırlanmaktadır.
• Beslenme programı danışanın uyuma saatleri, çalışıyorsa çalışma koşulları, ekonomik durumu, tek yaşayıp yaşamama durumuna göre şekillenmektedir.
• Diyetisyen beslenme programını yazdıktan sonra beslenme eğitimi vermektedir. Besinleri pişirme ve saklama koşulları hakkında danışan bilgilendirilmektedir. Gün içerisinde beslenme saatleri ve öğünleri kişiye özel belirlenerek danışana anlatılmaktadır.
• Beslenme programı kişiye özel haftalık veya aylık olarak değiştirilmek şartıyla kontrol muayeneleri sağlanmaktadır. Vücut analizi tekrardan alınarak önceki analizlerle karşılaştırılma yapılmaktadır. Diyetisyen doğrultusunda sağlıklı yaşam biçimi benimsetilerek beslenme düzeni devam ettirilmektedir.

Neden Diyetisyene Başvurmalıyım?

• Bireylerin sağlıklı bir yaşam sürdürmesi, yaşam kalitesinin artırılması ve geliştirilmesi için bir beslenme uzmanından yardım alınması gerekmektedir. Günümüz sağlık sorunlarının büyük bir kısmını oluşturan obeziteye sahip ya da obeziteden korunmak amacıyla diyetisyene danışılmalıdır.
• Diyetisyen kişilerin besin ihtiyaçlarına göre beslenme programı geliştireceğinden bireyin alması gereken enerjiyi hesaplayıp uygulamaktadır. Kişiyi bu düzene alıştırır ve sürekliliğini sağlamaktadır.
• Bazı alanlarda diyetisyenlerin rolü çok büyüktür. Gebelik öncesi, sonrası ve gebelikte beslenme, hastalıkların vücuda tepkisine bağlı olarak beslenme, bebek-çocuk beslenmesi, sporcu beslenmesi ya da yetişkin beslenmesi destek alınması gereken konular içerisinde yer almaktadır.
• Diyetisyen eğitim aldığı için danışanın yaşı, cinsiyeti, herhangi bir sağlık problemine sahip olup olmadığı, kullanılan ilaçlar, kan değerleri hakkında bilgi sahibi olup yeterli ve dengeli beslenmeyi amaçlamaktadır.
• Ayrıca zayıf olarak nitelendirilen bireylerin sağlığına kavuşması, alması gereken enerjinin hesaplanması ve kişiyi ideal kiloya kavuşması için de diyetisyenden destek alınmalıdır.
• Diyetisyene danışmak için herhangi bir hastalığa sahip olmayı beklememek, sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenmek için yaşam boyu bu bilgileri kullanmak gerekmektedir.

Diyetisyen Tavsiye

• Diyetisyen seçimi yapılırken, diyetisyenin sahip olduğu diploma, geçmişteki tecrübeleri, çağa ayak uydurup yeni ve güncel bilgileri kullanabilme becerisi, hastalarına olan yaklaşımı, elde ettiği başarı sonuçları dikkat edilen kriterler arasında yer alıyor.
• Günümüzde diyetisyenler, sosyal medya aracılığı ile tanıtım yapıp ün kazanırken, hastalar da ünü fazla olan diyetisyenleri seçme eğiliminde oluyor. Sanatçılar gibi göz önünde olan kişilerin önerisi o diyetisyenlerin daha çok tercih edilmesine sebep olmaktadır. Artan ün sonucunda fiyatlar da arttığı için bazı kişiler diyetisyene gitmeyi ertelese de sağlıklı araştırma sonucunda hem kendilerine hem de maddi durumlarına uygun diyetisyen bulabiliyorlar.
• Hiçbir test yapmadan, kişi hakkında bilgi edinmeden, şablon olarak hazırlanmış diyet listelerinin uygulanmasını öneren beslenme uzmanı, tercih edilmemelidir. Beslenme uzmanları, hastasının isteklerini göz ardı etmeden, hasta ile ortak çalışma yaparak çok daha başarılı sonuçlar elde ediyorlar.
• Diyetisyen seçimi yaparken, diyetisyenin öz geçmişi hakkında bilgi alınmalı, eğer istenirse daha önce birlikte çalışmış olduğu hastaları ile de görüşülebilir. Tercih edeceğiniz diyetisyenin güler yüzlü ve sıcakkanlı olması çok büyük bir önem taşıyor. Güven üzerine kurulu bir seans hem hastayı hem de doktoru motive eder. Aynı zamanda diyetisyenin, hastasına yeterli vakit ayırması da oldukça önemlidir. Önemsendiğini hisseden kişiler daha istekli ve istikrarlı olurlar.
Beslenme uzmanını önerilir yapan en önemli özellik; beslenme uzmanının, hastasına sadece maddi çıkarlarla yaklaşmak yerine, o kişinin sağlığına değer vererek, kişi için elinden gelen tüm çabayı sarf etmesidir.
En İyi Diyetisyen
İyi bir diyetisyen seçimi yapmak, bireylerin sağlığı için çok büyük bir öneme sahiptir. Kişilerin sağlıklı şekilde kilo alıp verebilmeleri için uygun beslenme programı hazırlanması gerekir. Programın hazırlanması uzmanlık gerektiren bir iş olduğu için bu konuda herkese güvenmek yanlış seçim olacaktır.
İyi diyetisyenlerin sahip olması gerekenler arasında, en önemlisi şüphesiz ki 4 yıllık beslenme ve diyetetik diplomasıdır. Bazı kişiler, diploma sahibi olmadan, sadece deneyim ve kısıtlı araştırmalarına güvenerek bu işi yapmaya başlamış olabilir. Bu yüzden başvurduğunuz diyetisyenin gerekli diplomaya sahip olduğuna ve alanında uzman olduğuna emin olmalısınız.
Diyetisyenler, sadece beslenme bilimi konusunda bilgili olmazlar. Aynı zamanda, biyoloji, biyokimya, mikrobiyoloji ve besin bilimi konusunda da yeterli düzeyde bilgiye sahiptir. Ayrıca okulda almış oldukları eğitimle sınırlı kalmayıp günümüzdeki yenilikleri ve değişiklikleri yakından takip ederler. Çünkü sahip oldukları bilgileri, her zaman güncel tutmaları son derece önemli bir konu.
Alanında uzman diyetisyenin, hastalarına karşı her zaman güler yüzlü olması gerekir. İnsanlarla sürekli iletişim halinde olmanın zorluğunu kabul edip son derece sabırlı davranması ve sevecen olması en önemli noktalardan biri. Kişiler ona gittiğinde zor günler geçiriyor olabileceği için hastalarıyla arkadaş gibi olurken aynı zamanda psikolojik destek de vermelilerdir. Hastaya, istediği zaman ona ulaşabileceklerini hissettirip güven ortamı oluşturmalı. Ancak bunu yaparken belirli bir sınır çizerek iş ve özel yaşamı birbirinden ayrı tutmaya özen göstermelidir. İşini disiplin ile yaparken ölçülü olmalı ve kişileri rencide etmemeli.
İyi diyetisyen, ezbere beslenme listelerini önermek yerine, kişilere gerekli tüm tetkikleri yapıp hastası hakkında yeterli bilgiye sahip olduktan sonra hastanın ihtiyacına yönelik, uygun diyet listesi oluşturmalıdır. Bunu yapabilmek için, alanında kendini geliştirmiş olmalı ve tüm besin maddeleri hakkında detaylı bilgi birikimi olmalı.
Kişinin, seçeceği diyetisyende araması gereken diğer özellik ise hijyen kurallarına uyulup uyulmaması. İyi diyetisyen, işini özenle yapmalıdır ve hijyen kurallarını doğru şekilde uygulamalıdır.
Diyetisyenler, meslektaşlarıyla ortak çalışarak toplumu gözlemlemeli ve kişilerin sağlığının bozulmasına sebep olan, hatalı beslenme şekillerini eğitim vererek düzeltip gerekli önlemleri almalı. Kişileri hastalıklardan koruyacak diyetleri hazırlamalı. Diyetisyenler, sorumluluk sahibi olmalılar. Sadece kendi başarısını düşünerek kişileri şok diyetlere sokmayıp önceliği hastanın sağlığına vermelidir.
İşini severek yapan, mesleğin gerektirdiği etik ve ahlaki kavramlara dikkat eden, tek amacı maddi kazanç elde etmek olmayan, ilk hedefi hastasının sağlığı olan diyetisyenler, kişilerin ilk tercihleri arasında yer almalıdır. Danışanlarına bu süreçte sağlıklı beslenme alışkanlıklarını hayat standartı haline getirmesini sağlayan ve danışanına bu süreçte hem beslenme hem de psikolojik destek verebilen kişiler olmalıdırlar.
İstanbul Diyetisyen
Diyetisyenlik hizmetleri, ilden ile değişiklik gösteriyor. İstanbul’da bulunan diyetisyen sayısı oldukça fazla gözükse de nüfus göz önünde bulundurulduğu zaman normal seviyededir.
İstanbul’da yaşayan kişilerin seçenekleri diğer illerdekine oranla daha fazla olduğu için şanslı sayılsalar da kişilerin uzman diyetisyen seçimi sırasında çok fazla kararsızlık yaşamasına sebebiyet verebiliyor. Bunun için kişiler yoğun araştırmalar yapıp sonuca varmaya çalışıyorlar.
İstanbul’da bulunan beslenme uzmanları, özel sektöre ve devlete bağlı olarak çalışmaktadırlar. Bağlı olunan kuruma göre ücretler değişiklik gösteriyor. Toplum sağlığı merkezleri ücretsiz hizmet veriyor ve hastalara danışmanlık hizmeti de sağlıyor. Bu açıdan hastanın maddi durumu elverişli olmasa da diyetisyenlik hizmeti alınabilir.
Diyetisyen arayan kişiler, sahte diyetisyenler konusunda çok dikkatli olmalıdır. Özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde insanlar, resmi eğitimi olmadığı halde geçmiş zamanlardaki tecrübelerine ve yeterli olmasa da sahip oldukları bilgi birikimine güvenerek diyetisyen danışmanlık hizmeti vermek isteyebiliyor. Diyetisyen hizmeti alacak hastanın, bu konuda dikkatli davranıp seçeceği kişiyi öncesinde araştırıp o kişinin diploması ve diğer özellikleri hakkında güvenilir bilgilere sahip olması gerekir.
İstanbul içinde, özel kurumlara bağlı çalışılan yerlerdeki diyetisyen ücretleri genellikle ayda 300 TL ile 800 TL arasında değişiklik gösterebilmektedir. Ücret, verilen hizmetin içeriğine, kalitesine ve diyetisyenin sahip olduğu üne doğrudan bağlı. Bu yüzden en net ve doğru bilgi diyetisyenin bağlı olduğu kurumdan öğrenilebilir. Diyetisyen seçimi sırasında ilk bakılan kriter ücret değil, kurum tarafından verilecek hizmetin kalitesi olmalıdır. Kişi ne istediğine karar verdikten sonra, istekleri doğrultusunda istediği yere başvurabilir.
Beslenme uzmanının vereceği hizmetler arasında; ideal kiloya ulaşmaya destek, özel hastalıklara uygun beslenme düzenlemek, kişilerin günlük yaşantısında daha dinç ve sağlıklı hissetmesini sağlamak adına uygun beslenme listesini hazırlamak, kişilerin yeterli ve dengeli beslenmesini sağlayıp zararlı alışkanlıklarını tespit ederek bunları bırakmasına yardımcı olmak ve buna benzer daha birçok hizmet vardır.
Avrupa Yakası Diyetisyen
İstanbul Avrupa yakası iş merkezleri ve iş kuleleri ile ön plana çıkmaktadır. Türkiye ekonomisinin lokomotifi istanbul’un Avrupa yakasından sağlanmaktadır. Yoğun iş temposu ve İstanbul trafiği kişileri kendi sosyal hayatlarına neredeyse zaman ayıramaz hale getirmektedir. Ancak artan eğitimli nüfus, bilinçli toplumu yaratmakta ve bu toplum zayıflama ve kilo vermek adına mutlaka profesyonel destek almak için diyetisyen ve alanında uzman doktorlara başvurmaktadır. Stresli ve yoğun yaşamın getirdiği yanlış beslenme alışkanları ve hızlı tüketim dünyası kişileri fast -food beslenmeye itmekte ve günümüzde obezite seviyesi hızla artmaktadır. İstanbul Avrupa Yakasında, kendini beslenme ve diyetetik konusunda geliştirmiş, konferans ve toplantılara katılım sağlayan, işini severek yapan, yeniliklere açık, son derece bilgili, samimi ve güvenilir beslenme uzmanları hizmet vermektedir.
Birçok kişi, diyetisyene gideceği zaman ücret konusunu düşünüp vazgeçer. Aslında yeterli araştırma yapılırsa fiyatların çok yüksek olmadığını görebilirler. İstanbul Avrupa Yakasında toplum sağlığı merkezlerinde ücretsiz olarak diyetisyenlik hizmeti sağlanıyor. Bunun haricinde kişiler özel kurumlara gitmek isterlerse aylık ortalama fiyat 80 TL ile 800 TL arasında değişebiliyor. Bu yüzden gidecekleri kurumu arayıp fiyat bilgisi almaları en doğrusu olur.
Kişi, gideceği kurumu, doktoru ve diyetisyeni seçtikten sonrasında randevusunu almalı ve seansları aksatmadan tedavisini sürdürmelidir.
Anadolu Yakası Diyetisyen
Anadolu yakasında kurulan yeni iş merkezleri ve yapılan yeni yerleşim alanları sayesinde bu bölgedeki nüfus giderek artmaktadır. Çalışma koşullarının zorlaşması ve kişilerin öğünlerine yeterince zaman ayıramaması kişilerde pratik bir öğün tüketme ihtiyacının doğmasınına neden olmuştur. Fast- food tüketiminin artması ve sağlıksız ürünlerin çok sık lanse edilmesi ve sürekli İstanbul trafiğinde sürekli yetişme çabasında olan kişileri yaşam koşulları sağlıksız beslenmeye itmektedir. Bu durumdan rahatsız olan kişiler ve ideal kilolarına ulaşmak isteyen kişiler kendilerine yakın olan kurumlardaki diyetisyenden yardım almalıdırlar.İstanbul Anadolu Yakasında, alanında uzman, çağımız yeniliklerini yakından takip edip kendini geliştiren, bilgi birikimi oldukça yüksek olan birçok beslenme uzmanı bulunur. Kişi, kendi beklentileri doğrultusunda uzman seçip, uygun tarihe ve saate randevu alarak süreci kolaylıkla başlatabilir.
Anadolu yakasında diyetisyenlerin en çok bulundukları alanlar; Üsküdar, Kadıköy, Acıbadem, Beykoz, Maltepe, Pendik, Kartal, Ataşehir, Çekmeköy gibi halkın yoğun yaşadığı ilçeler ve semtlerdir.
Ataşehir Diyetisyen
İdeal kilonuza gelmek, fit bir vücut yapısına sahip olmak ve metabolik rahatsızlıklarınız var ise beslenme programları sayesinde sağlığınıza kısa sürede kavuşmak istiyorsanız bir beslenme ve diyet uzmanıyla birlikte çalışmanız gerekmektedir. Eviniz veya iş yeriniz Anadolu yakasında ise Kadıköy’de yer alan diyet ve sağlıklı beslenme ofisimizi tercih edebilirsiniz. Ev-iş hayatınıza yakın bir ofis tercih etmeniz rutin kontrollerinizi düzenli bir şekilde yaptırmanıza olanak sağlar. Bu sayede istediğiniz vücut formuna en kısa sürede sağlıklı bir şekilde ulaşacaksınızdır.
İstanbul’da aşırı trafik yoğunluğundan dolayı kendisine zaman ayıramayan kişiler evlerinin bulunduğu yakada bir beslenme ve diyet danışmanlığı ofisini tercih ederse kendilerine ve ailesine daha fazla zaman ayırabileceklerdir. Çünkü trafikte kaybedecekleri zaman yerine bu zamanı kendileri için daha verimli kullanabileceklerdir. Haftalık olarak çok daha rahat yaptırabilecekleri kas – yağ ve toplam vücut su ağırlığı miktarları analizi sayesinde beslenmeye bağlı vücutlarında olan değişimleri daha yakından takip edebileceklerdir. Haftalık verdikleri kilo oranlarına bakarak daha motive olacak veya hızlandırmak adına aynı yakada olan diyetisyenleri tarafından kilo verme süreçleri diyet-egzersiz programları ile hızlandırılacaktır. Farklı bir yakada diyetisyen tercihi aşırı iş yoğunluğu ve trafik nedeniyle sizi belirli aralıklarla ekstra zaman ayırmanıza sebep olacağından sürekliliğini sağlamak zorlaşacak ve istenilen başarının elde edilememesi ile sonuçlanacaktır.
Ataşehir de tercih edeceğiniz beslenme ve diyet uzmanınız sizin metabolizmanıza, sosyo-ekonomik durumunuza ve günlük yaşam tarzınıza uygun kişiye özel bir diyet programı oluşturarak kalıcı ve sağlıklı kilo vermenizi sağlayacaktır. Bu programı size uygun bölgesel problemlerinizi göz önünde bulundurarak hazırlayacağı egzersiz programı sayesinde ise hızlandıracaktır. Metabolizma, mide-bağırsak, gıda intoleransı gibi rahatsızlığı olan kişiler için oluşturacağı kişiye özel beslenme programları sayesinde ise kişilerin yaşam standardının artmasını kolaylaştıracaklardır. Bu yüzden herkesin iş-ev lokasyonuna göre diyetisyenini tercih etmesi gerekmektedir.
Kadıköy Diyetisyen
Kadıköy semti, İstanbul’un Anadolu Yakası’nda yer alan jeopolitik olarak stratejik bir öneme sahip olan ilçesidir. Hem boğaza karşı sınırın olması hemde adalar manzarası ile tüm Türkiye’de adından söz ettiren bir İstanbul ilçesidir. Kadıköy semti hem öğrenciler hemde eski İstanbul ailelerinin yoğun tercih ettiği semtlerden biri olmakla beraber, hem doktorlar hemde diyetisyenler için bir çok ofis barındırmaktadır.
Sağlıklı beslenme anlamında halkın bilinç seviyesini artırma çalışmaları yapan belediye ve özel kurumlar bulunmaktadır. Diyetisyenler tarafından da ofis açmak için tercih edilen bölgelerden birisi haline gelmiştir. Kadıköy halkının genel olarak uğrak noktaları olan, Bağdat Caddesi, Moda, Acıbadem, Kozyatağı, Caddebostan, Erenköy, Suadiye, Bostancı, Boğaz Heykeli gibi konumlar doktor ve diyetisyenlerin danışanları ile buluştuğu ve hizmet verdikleri alanlardır.

https://www.tugbayaprak.com/diyetisyen/

https://www.youtube.com/channel/UCwKrvCOQii2Pza6bYva8Z9w
submitted by DiyetisyenTugbaYprk to u/DiyetisyenTugbaYprk [link] [comments]


2020.11.23 10:24 NicksizHesap Osmanlı imparatorluğu'nda Feminizm

Osmanlı İmparatorluğu'nda feminizm genel olarak II. Meşrutiyet sonrasındaki göreceli özgürlük ortamında ivme kazandı. Daha öncesinde ise dinsel ve geleneksel nedenlerden dolayı kısıtlı olan kadın yaşamı Tanzimat ile değişime uğramıştı. Tanzimat döneminde yetişen eğitimli kadınlar sonraki kuşaklarda Osmanlı'da hak arayışlarına girdi. II. Meşrutiyet döneminde ise örgütlü hareket edilmeye başlandı ve çeşitli kadın cemiyetleri kurulup kadın dergileri çıkarıldı. 19. Yüzyılda Avrupa feminizmi oy hakkını savunup bu konuda mücadele verirken Osmanlı kadını daha fazla özgürlük, iş olanağı, eğitim ve sosyal yaşam mücadelesi veriyordu. Özellikle Kadınlar Dünyası adlı dergi ile Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti feminizm bağlamında Osmanlı'da uç noktalardaydı. Ülkeye geç gelen milliyetçilik anlayışı doğrultusunda da bazı kadınlar eski Türklerde var olan kadın-erkek eşitliğini verdikleri mücadelede dile getiriyordu.
Dönemler
Tanzimat öncesi dönemi
Osmanlı İmparatorluğu'nda kadının toplumdaki yeri erkek hegemonyası ve muhafazakâr toplum görüşü gibi "geleneksel ve dinsel" bağlam şeklinde özetlenecek nedenlerden dolayı kısıtlıydı.[1][2] Yerel ihtiyacı karşılayacak kapalı küçük aile ekonomileri mevcuttu. Kadınların toplumdaki yeri dinsel anlayışa uygun olarak devlet bürokrasisi tarafından hazırlanan kanunlarla belirlenmişti. Bu kanunlara göre bir kadın bir erkekle eşit değildi ve mahkemede şahitlik konusunda onun yarısı sayılmaktaydı. Bu aile hukukuna göre kadın daha az değerli olan canlıydı. Üretim konusunda kırsal kesimde yaşayan ve tarım ve hayvancılık ile uğraşan Osmanlı kadını şehirde yaşayanlara oranla daha aktifti. Şehirli Osmanlı kadını genel olarak üretim ve hizmet sektöründen tecrit edilmiş haldeydi.[3] Bu kadın biçimlendirmesi kadının "edilgen" olarak görülmesiyle alakalıydı ve değişime uğraması Batı'daki yeniliklerin etkisiyleydi. 19. Yüzyıl bu bağlamda oldukça önemli oldu. Çünkü Osmanlı'da kadın hareketleri bu dönemde başlamıştı.[4] Şemseddin Sami gibi isimler kadınları toplumun diğer bir yarısı olarak gördüklerini belirten ve değişimi isteyen aydınlardan sadece biriydi.[5] Fakat pratikte pek fazla bir değişim yaşanmadı. Kadınlar gündelik yaşamda ikincil sırada olmaya devam etti. Örneğin dört kez Şeyhülislamlık görevine gelmiş Musa Kazım Efendi (1858-1920) kadınları yaratılış gayelerinin çocuk doğurmak ve onları büyütmek olduğunu belirtiyor, bu gayeyi engelleyecek yükseköğrenimi uygun bulmuyor ve buna karşın da kendi aralarında olmak şartıyla konser ve konferans gibi eğlenceler düzenleyebileceğini belirtiyordu.[5] Prens Sabahaddin'in annesi Seniha Sultan da Osmanlı kadının durumunu Fransa'daki arkadaşına yazdığı şu mektup cümleleriyle anlatıyordu:
“Ah, ah, siz de sanıyordunuz ki Abdülhamid’in devrildiği günün ertesi Türk kadınlığı çok şeyler kazanacak, değil mi? Değişen hiçbir şey yok sevgili iki gözüm!... Ah sevgili hemşirem, unutmuyorum... Daha bir yıl önceydi, bana Türkiye’de feminizm ergeç bir zemin bulacağından bahsediyordunuz... Bugün nerede olduğumuzu biliyor musunuz?... Şuradayız. Müslüman kadını, üst üste üç peçe de örtünse açık arabada gezemez. Landoların üstü örtük, camları kapalı, perdeleri indirilmiş olacak. Abdülhamid zamanında böyle şey görmemiştik.[6]„
Tanzimat dönemi
Tanzimat düzenlemeleri ile Osmanlı kadının statüsünde iyileştirmelere gidildi. 1856 tarihli Islahat Fermanı ile de bireylerin sahip oldukları cinsiyetlere göre ayrımcılık yapılamayacağı belirtildi. Aynı zamanda miras konusunda kadınlara da hak verildi. Dönemin önemli görülen düzenlemeleri ise evlenme konusunda resmî izin alınması ve imamlara nikâh memuru sıfatının verilmesi idi.[7]
Osmanlı'da öne çıkan feminizm hareketleri Tanzimat sonrasında başladı. Feminizm olgusu Tanzimat ile Osmanlı topluma yerleşen özgürlük, eşitlik ve yurttaşlık doğrultusunda kendisini gösterebildi. Daha çok entelektüel batı yönlü bürokrat aileler ile iletişim içinde olan kadınlar tarafından benimsendi. Tanzimat ve II. Meşrutiyet ortamını hazırlayan yenilikçi erkekler de yeni toplum düzeninde kadın modernleşmesinin eski anlayışlardan kurtulmanın bir yolu olarak görmekteydi.[8]
Osmanlı kadını Tanzimat Fermanı ile birlikte azınlık haklarından ve Fransız ihtilali etkisi ile de eşitlik olgusunun farkına vardı ve cinsiyetler arasındaki eşitsizliklere dikkat çekti. Yenileşmeyle 1869'da ilk kız okulu açıldı. Fatma adındaki bir kadın da Beşiktaş’daki Kız Rüştiyesi’ne müdür olarak atandı. Aydın kesim de kadın haklarından bahsetmeye başladı.[9] Tanzimat ile beraber kadın hakları konusunda en genel tartışma onların kamusal alanda yer alıp almaması idi. Nitekim Osmanlı kadının kamusal alanda aktif olarak yer alması dönüştürücü bir etki yarattı. II. Meşrutiyet'e kadar olan süreçte muhafazakâr fikirler doğrultusunda kadınların eğitimi ve iyi bir eş, anne ve insan olmaları üzerinde duruldu, onların siyasi haklarından neredeyse hiç bahsedilmedi. Ekonomik alanda ise birkaç tekliften öteye gidilemedi.[10] Aynı dönemlerde Batı'da feminist hareket güçlenerek varlığını artırmış ve Avrupa ülkelerinde eğitim görüp ülkesine birer aydın olarak dönen öğrencileri etkilemişti. Böylelikle kadın hareketlerinin düşünsel desteği sağlanmış oluyordu. Tanzimat döneminde eğitim almış Osmanlı kadını II. Meşrutiyet döneminde dikkat çeken atılımlar içerisinde oldu.[11]
II. Meşrutiyet DÖNEMİ
Osmanlı'da özgürlük ve eşitlik olgusu en güçlü ve en yaygın şekilde II. Meşrutiyet döneminde hissedildi. Aynı zamanda bu dönemde İttihat ve Terakki ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın cepheleşmeleri ile sokak terörünü andıran seçimler görüldü.[12] Bu dönemde kadın hakları konusunda İslam'ın tasarladığı kadın, ideal kadın ve Avrupalı kadın fikirleri tartışıldı. İstanbul, İzmir ve Selanik gibi büyük Osmanlı şehirlerinde yaşayan eğitimli Osmanlı kadınları kadın hakları konusunda çalışmalar yapmaya başladı. Bu çalışmalar ile kadının geleneksel nitelikteki statüsü değiştirilmeye çalışıldı. Büyük çoğunluğu olmasa da gelecek kuşakları etkileyecek kadar feminist hareket Osmanlı toplumunda yerleşmeye bu dönemde başlamıştı.[13]
İlk Osmanlı feministlerinin bir araya gelerek örgütlü şekilde hareket etmeye başlaması çeşitli kadın cemiyetlerinin kurulmasıyla sonuçlandı. Kurulan bazı dernekler kadın haklarını temel almakta ve feminist özellik taşımaktaydı. Bu cemiyetlerden en öne çıkan ve en radikal isteklerde bulunanı ise Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti'ydi. Bu cemiyet Kadınlar Dünyası adlı derginin kurulmasından bir ay sonra kurulmuştu ve her ikisinin de imtiyaz sahibi kişisi Nuriye Ulviye Mevlan Civelek'ti.[14] Dönemin en öne çıkan kadın dergileri ise genel olarak Kadın, Mehasın, Kadın Bahçesi, Kadın Hayatı, Kadınlar Duygusu ve Kadın Kalbi idi.[15] Çıkarılan dergiler ile basın-yayın yoluyla kadınlara hitap edilmeye başlandı.[13]
Feminist örgütlenmenin önemli bir safhası olan cemiyetler Osmanlı'da da etkisini gösterdi. Bu cemiyetlerin bazıları hayır kurumu niteliğindeydi. Feminist özellik taşıyan cemiyetler ise kadınları eğitmeyi, bilinçlendirmeyi ve iş olanakları yaratıp sosyal hayatta daha fazla yer almasını sağlamak için uğraşıyordu. Bunlar genel olarak İttihat ve Terakki Kadınlar Şubesi, Kadınları Esirgeme Derneği, Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyeti, Teali Nisvan Cemiyeti, Osmanlı Kadınları Terakkiperver Cemiyeti, Osmanlı Cemiyet-i Nisaiyye ve Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti'ydi.[16] Teali Nisvan Cemiyeti Halide Edib tarafından 1908 yılında kurulmuştu. İngiltere'deki kadın hareketleriyle iletişim halindeydi. Osmanlı kadınlarını bilinçlendirmek dışında cemiyet üyelerinin eğitimlerini de önemsiyordu. Örneğin cemiyete üye olabilmek için iyi düzeyde Türkçe bilmek ve verilen İngilizce derslerinde sürekli katılım göstermek gerekiyordu. Bu koşullar aslında cemiyetin idealindeki kadın biçiminin bir göstergesiydi.[17]
Meşrutiyet dönemi kadınlara hukuksal hakların da verildiği bir dönem oldu ve sonraki süreçte etkisi devam etti. 1917 tarihli aile kararnamesi ile nişana hukuksal bir bakış verildi. Kadınlar için 17, erkekler için ise 18 yaş evlilik için alt sınır kabul edildi. Aynı zamanda iki şahitli ve bir memurlu evlilik işlemi zorunlu oldu.[18] Kararnamenin çıkmasında Ziya Gökalp, Ahmet Şuayip ve İbrahim Hakkı Mansurizade Saib'in etkisi vardı.[19] Kadın Dergileri
Türk toplumunda kutsal sayılacak kadar değerli bir meslek olarak görülen öğretmenlik[20] Osmanlı kadınlarının da öne çıktığı alanlardan biriydi. Önceleri Osmanlı'da kadın öğretmenler vardı, hatta müfettiş bile olabiliyordu fakat Meşrutiyet döneminde ilk kez bir kadın öğretmenlik dışında devlet kadrosuna alındı. Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti üyesi Bedra Osman Hanım, öğretmenlik dışında görev yapan ilk kadın Osmanlı memuru oldu. İlerleyen yıllarda, özellikle de Osmanlı'nın son dönemleri ile Türkiye'nin kuruluş evresinde yaşamış Türk kadınları tiyatroda da sahne almaya başladı. Afife Hanım "Jale" takma adıyla sahne alan ilk Türk kadını oldu. Takip eden dönemde Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaklanmış olsa bile Afife Hanım'ın öncülüğünü Şaziye Moral, Neyyire Neyir ve Bedia Muvahhit devam ettirdi.[21]
Özellikle basın- yayın dışında düzenlenen konferanslar da kadınların hak arayışında etkili oldu. Kadınlar bu konferanslarda istek ve şikâyetlerini dillendirdi. 1911 yılında İstanbul'da bulunan bir konakta Beyaz Konferanslar başlığı altında düzenlenen konferanslara 300'den fazla kişi katıldı. Bu konferanslar P. B mahlasını kullanan ve ailesiyle yaşayan bir kadının evinde düzenleniyordu. Fatma Nesibe Hanım konferansların en dikkat çeken kadınıydı ve hararetli hitaplarda bulunuyordu.[22][23]
Osmanlı'daki savaşlar silsilesi doğal bir sonuç olarak erkek nüfusunun azalmasına neden oldu. Erkek nüfusunun azalması kadınların iş yaşamında daha etkin hale gelmesini sağladı. Bunun etkileri II. Meşrutiyet ile I. Dünya Savaşı yıllarında hissedildi. Kadınlar artık İstanbul Kibrit Fabrikası, İzmit Aba Fabrikası, Çorap Fabrikası ve Beykoz Deri Fabrikası gibi üretim noktaları ile halıcılık sektöründe çalışmaya başladı. I. Dünya Savaşı'ndan iki yıl önce halı sektöründe kadın iş gücünün oranı %50 idi.[24]
Tanzimat ile başlayan eğitimli kadın hareketi ile dolaylı bir sonuç olarak eğitim yaygınlaştırıldı. İlköğretim zorunlu ve ücretsiz hale geldi. Kız çocukları için rüştiye sonrasında idadiler, takip eden süreçte ise kız öğretmen okulları açıldı.[25] Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Meşrutiyetin ilanı (1908) sonrasındaki 10 yıllık dönemde binden fazla süreli yayın çıktı. Bunların birçoğu kısa ömürlü olurken kimileri de tek sayı çıkartabildi. Dönemin kadın dergileri de basın-yayın yolunun verilecek mücadeledeki öneminin farkına varan kişiler kuruyordu. Feminizm özelliğini içinde en çok barındıran dergi ise Kadınlar Dünyası adlı dergiydi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda yayımlanan ilk kadın dergisi Terakki-i Muhadderât, Terakki gazetesi bünyesinde 1869'da yayımlandı, haftalık olarak 48 sayı çıktı. Bu dergide kadının toplumdaki yerini eleştiren, mahlaslar altında ve sıkça başlıksız yayımlanan mektuplar mevcuttu.[26] İlk kadın dergilerinden biri Mehasin'di. Eylül 1908 ile Kasım 1909 tarihleri arasında aylık dergi olarak çıktı. Kadınlarla alakalı çeşitli konular hakkında öğretici içeriklerin yanı sıra konferans metinleri de yayımlanırdı. Bunların dışında diğer ülkelerde tanınan kadınlar ve kadın hareketleri hakkında da bilgiler veriliyordu, çekiliş veya piyangolar ile dergiye abone sayısı artırılmaya çalışıldı[27]; Demet kadınlara yönelik haftalık olarak 1908 yılında İstanbul'da çıkmış ilmi ve siyasi bir dergiydi. İlk sayılarında yazarların çoğu erkekti. Bu erkekler genel olarak Jön Türklerdendi. Çocukların eğitimi, moda dünyası, kadınların bilinçlendirilmesi ve yüz bakımı gibi konulara yer verilirdi. Birçok İttihatçı özellikteki kişi bu dergide yazılar yayımladı ve dergi etkili oldu. 7 sayı süren bir yaşamı oldu; Kadın Osmanlı'nın büyük şehirlerinden Selanik'te çıkan bir dergiydi. Ekim 1908 ile Mayıs 1909 tarihleri arasında çıktı. 30 sayılık bir ömrü oldu. Mehasin ve Demet dergileri gibi genel olarak kadın konularını ele aldı; Musavver Kadın meşrutiyetin ilanından 3 yıl sonra yayımlanmaya başladı. 7 sayı sonra sona erdi. Kadınlara yönelik akademik konular ve siyasi bilgiler paylaşılıyordu.[28] Hanımlar Alemi 1913-18 arasında 30 sayı olarak yayımlandı. Resimli bir kadın dergisiydi ve genel amacı kadınlara okuma alışkanlığı kazandırmaktı. Erkekler Dünyası adıyla 1913 yılında İstanbul'da çıksa bile genel gayesi kadınlığa hizmetti; Kadınlar Alemi sosyal ve edebi bir kadın gazetesiydi. 4. sayıdan sonra isim değişikliğine gidildi ve Osmanlı Kadınlar Alemi adıyla çıktı. 9 sayılık bir ömrü oldu. Çağdaşları gibi kadın haklarını savunmasının dışında edebi bir yönü de bulunmaktaydı. Siyasi yönü meşrutiyet yanlılığı, edebi yönü ise Servet-i Fünûn'du. Bu dergi ve gazeteler dışında benzer özelliklere sahip Seyyale, Siyanet, Kadınlık ve Kadın Hayatı gibi dergiler de çıkarıldı.[29]
Cumhuriyete yakın dönemlerde ise Bilgi Yurdu Işığı Ahmed Edip tarafından kuruldu, genel amacı Hanımlar Bilgi Yurdu Muessesi'nin yaptığı faaliyetleri daha fazla kadına ulaştırmaktı; Genç Kadın dergisi sosyal ve edebi bir dergiydi: on beş günde bir çıkardı. İmtiyaz sahibi kişisi Muallim Fuat Şükrü idi; Türk Kadını'nın genel gayesi kadınlara, ülkeye ve geleceğe hizmet etmekti. Bunların dışında Sedat Simavi'nin imtiyaz sahibi olduğu İnci, Hanım ve Kadın Saltanatı gibi dergiler de vardı.[30] Bu dergilerin hepsi feminist özellikte olmasa bile feminizm ilkelerine paralel yayınlarda bulunmuş olması ve Osmanlı kadının bilinçlendirilmesi için yayın yapmasında ötürü önemlidir.
submitted by NicksizHesap to FeminismTurkey [link] [comments]


2020.10.01 16:41 sargibezifabrikasi Vatandaşlar temaslıları saklıyor, korona virüs vaka sayısı artıyor

Vatandaşlar temaslıları saklıyor, korona virüs vaka sayısı artıyor İl Sağlık Müdürü Ali Ramazan Benli: "Pozitif vakaların bazıları, evdeki temaslıları bile yazdırmaktan çekiniyor" İl Sağlık Müdürü Ali Ramazan Benli, Kayseri'de korona virüs testi pozitif çıkan vatandaşların filyasyon...

Video Player is loading.PauseMuteLoaded: 0.00%Remaining Time -4:18Fullscreen
Vatandaşlar temaslıları saklıyor, korona virüs vaka sayısı artıyor
İl Sağlık Müdürü Ali Ramazan Benli:
"Pozitif vakaların bazıları, evdeki temaslıları bile yazdırmaktan çekiniyor"
KAYSERİ - İl Sağlık Müdürü Ali Ramazan Benli, Kayseri'de korona virüs testi pozitif çıkan vatandaşların filyasyon ekiplerine doğru bilgi vermediğini söyleyerek, "Bundan 3 ay önce Kayseri'de sokağa çıkma kısıtlamalarının olduğu dönemlerde temaslı aldığımız kişi sayısı vaka başına 6.4 idi, şuan ise vaka başına 2.7 düzeyindeyiz" dedi.
Hidrofil Sargı Bezi Fabrikası 0507 996 6199 Fiyatları Toptan
Sargı Bezi Fabrikası - https://sargibezifabrikasi.com/
Metronom Müzik - https://www.metronomusic.com/
Akustik Sahne İstanbul - https://akustiksahneistanbul.com/
Kemençe Kursu http://www.kemence.com.t
İhlas Haber Ajansı'na açıklamalarda bulunan İl Sağlık Müdürü Ali Ramazan Benli, kentteki korona virüs çalışmalarını değerlendirdi. Filyasyonun, pandemi sürecinde çok önemli bir ayağı olduğunu söyleyen Benli, test sonucu pozitif çıkan bazı hastaların, temas ettikleri şahısları söylemeye çekindiklerini dile getirdi. Benli, "Filyasyon, pandemi de çok önemli bir ayağımızdır. Pandemi yönetiminde 5 konuyu çok önemsiyoruz. Bunlar; erken numune almak, erken laboratuvar sonucu vermek, erken filyasyon yapmak, tedaviye erken başlamak ve evde tedavi vermektir. Bakanlığımızın 5 saç ayağına oturttuğu pandemi sürecinde vakaların toparlanmasını sağlayabiliyoruz. Ancak bizim sistemimizde Kayseri'de görmüş olduğumuz birkaç nokta var. Filyasyon ekiplerimiz pozitif bir vakanın evine gittikleri zaman bu pozitif vakanın temaslılarını istiyorlar. Hastalara son 1 hafta içerisinde 15 dakikadan fazla, 1.5 metreden yakın görüştüğü kişileri soruyoruz. Bunlar kimler olabilir; diyelim ki yemek yemeye 1.5 metreden yakın karşılıklı oturdu, yemek yerken maskeler çıktı, muhabbet biraz uzadı veya çay içiliyor. Bunların hepsi temaslıdır. Ev içinde bulunan temaslıları rahatlıkla alabiliyoruz. Ev içinde oldukları için kişileri yazdırabiliyorlar. Hatta evdeki temaslıları yazdırmaktan çekinenler bile oluyor. Bu toplum sağlığını koruması açısından bizim bu temaslı dediğimiz pozitif olma ihtimali olan insanları toplumdan uzakta tutmamız gerekiyor. Bunun bilinmesini istiyorum. Biz bu insanları 14 gün evlerinde tutuyoruz ve eğer semptom gelişirse ona göre muamele yapıyoruz. Semptom gelişmez ise 14 gün içerisinde zaten virüs var ise iyileşmiş oluyorlar, virüs yoksa da 14 gün evlerinde tutmuş oluyoruz. Burada bizim en çok zorlandığımız noktalardan birisi budur. Kişiler sadece kendilerinin, eşlerinin ve çocuklarının adını veriyorlar" ifadelerini kullandı.
Vatandaşlara uyarılarda bulunan İl Sağlık Müdürü Benli, "Bundan 3 ay önce Kayseri'de sokağa çıkma kısıtlamalarının olduğu dönemlerde temaslı aldığımız kişi sayısı vaka başına 6.4 idi, şuan ise vaka başına 2.7 düzeyindeyiz. O zamana göre bile düşünecek olursak 1 kişiye en azından 4 kişi daha temaslı eklememiz gerekiyor. Burada biz bu 4 kişiyi kaçırdığımız zaman Kayseri oranlarına baktığımız zaman 4 kişinin biri pozitif. Bu pozitif kişi dışarıda kaldığı zaman semptom geliştireceği 5 günü düşünecek olursak bu 5 gün dışarıda gezmiş olacak. 5 gün boyunca pozitif olan kişi virüsü dağıtmış olacak. Belli bir süre sonra günde ortalama 4 kişiye virüsü bulaştıracağını düşünecek olursak bu pozitif 5'inci günde toplam 20 kişiye bulaştırmış olarak önümüze geliyor. Bu kartopunu kırmak, bu kartopunun oluşturmamak ve pandeminin yönetimini kolaylaştırmak açısından doğru bilgi paylaşımı çok önemlidir. Kayseri halkımızın bu doğru bilgi paylaşımını yapacağına inanıyor ve bu pandemiyi birlikte aşacağımızı, hep birlikte bunun üstesinden geleceğimizi düşünüyorum" şeklinde konuştu.
İhlas Haber Ajansı, İl Sağlık Müdürü, Ali Ramazan, Kayseri, Sağlık, Son Dakika
Haber Yayın Tarihi: 01.10.2020 14:33 - Kaynak: İHA
Son DakikaSağlık › Vatandaşlar temaslıları saklıyor, korona virüs vaka sayısı artıyor - Son Dakika
YORUMLAR

Son Dakika

📷Beyin kanaması geçiren 13 yaşındaki çocuk yaşamını yitirdi📷Son Dakika: Hajduk Split, Umut Nayir'i satın alma opsiyonuyla 1 yıllığına kiraladı📷Barcelona, Ajax'tan Sergino Dest'i kadrosuna kattı📷Azerbaycan'ın, Ermenistan top mevzisini vurduğu anda İsrail SİHA'sı görüldü📷Son Dakika! Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan "idam" açıklaması: Düzenleme bana gelirse onaylarım📷Kiradan tasarruf etmek isteyen üniversiteliler depo konteynerlere yöneldi📷Üçüncü bebeğine hamile olan Chrissy Teigen, düşük yaptı📷Giyim devi H&M yüzlerce mağazasını kapatacak📷Dolu mağduru araç sahiplerine uyarı: 5 iş günü içerisinde sigorta şirketinize başvurun 16:46•📷Tartışma yaratan vaka sayısı sözlerinin ardından Bakan Koca'dan yeni açıklama: Ulusal çıkarlar korunuyor 16:45•📷Akit TV'de Bakan Albayrak'ın döviz kuruyla ilgili sözlerine ağır eleştiri: Giydiğin ceket bile dolarla geliyor 16:28•📷MHP'den ihraç edilen Cemal Enginyurt: CHP'den teklif aldım 16:00•📷Çalışandan patronu çılgına çeviren şaka: 2.500 liralık stop lambasını söktü, "İhtiyacım vardı" yazıp 5 lira bıraktı 15:23•📷Oyun oynarken göle fazla yaklaşan çoban köpeği, timsaha yem oldu 15:21•📷Merkez Bankası rezervleri bir haftada 2 milyar 803 milyon dolar azaldı 14:55•📷TBMM destek mesajı verdi! Özel oturuma sadece Azerbaycan Ankara Büyükelçisi davet edildi 14:28•📷Son Dakika! Erdoğan, TBMM'nin açılışında Ermenistan'a yüklendi: Bu haydutlara destek verenlere hesabı sorulacak 14:13•📷24 saat kesintisiz haber yayınıHakkımızda Reklam İletişim
SonDakika.com Haber Portalı 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na %100 uygun olarak yayınlanmaktadır. Ajanslardan alınan haberlerin yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, ilgili ajansların bu yöndeki politikasına bağlı olarak önceden yazılı izin gerektirir. 1.10.2020 17:40:32. #1.11#ŞU AN BURADASINIZ: Vatandaşlar temaslıları saklıyor, korona virüs vaka sayısı artıyor - Son Dakika[Kullanım Şartları] - [Hata Bildir]📷📷📷📷
submitted by sargibezifabrikasi to u/sargibezifabrikasi [link] [comments]


2020.07.31 16:29 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11
https://preview.redd.it/bkq1v2rcd7e51.png?width=640&format=png&auto=webp&s=ae8b2d43ce820e78b0d7e427e4fa97d04b77f937

Marksizm 6

Dönemimizin tarihi açısından, Pierre Joseph Proudhon’un 1848 yılı Fransız Şubat Devrimi sonrasında kendi halkına adalet ve özgürlük toplumu kurmak için ne yapması gerektiğini anlattığı zaman hatırlanmaya değer bir andı. Proudhon, hala, bütün yönleriyle, zamanının tüm devrimci yoldaşları gibi, 1789’da haricen patlak vermiş ve o zamanlar hissedildiği üzere karşı devrim ve müteakip hükümetler tarafından daha başından bastırılmış olan devrim geleneğinde yaşıyordu. Proudhon dedi ki: Devrim feodalizme son verdi. Feodalizmin yerini yeni bir şeyler almalıydı. Feodalizm, Devletin ekonomi alanındaki bir düzeniydi, bağlılıkları açıkça ifade edilmiş askeri bir sistemdi. Özgürlükler yüzyıllar boyu feodalizmin altını oymuştu; sivil özgürlükler giderek daha fazla zemin kazanmıştı. Fakat bunlar, eski düzeni ve güvenliği de, eski birlikleri ve cemiyetleri de tahrip etmişti. Birkaç insan yeni özgürlük ve hareketlilik sayesinde zengin olurken, kitleler zorluğa ve güvencesizliğe maruz kalmışlardı. Hem herkes için özgürlüğü koruyup, genişletip ve yaratıp hem de güvenliği, mülk ve yaşam koşullarının büyük eşitlenişini, yeni düzeni nasıl gerçekleştirebiliriz?
Proudhon, devrimin, militarizme yani hükümete son verip vermeyeceğini; görevinin politikayı toplumsal yaşamla, politik merkeziyetçiliği ekonomik çıkarların doğrudan birliğiyle, insanlara hükmeden değil işle ilgilenen bir ekonomik merkezle ikame etmek olup olmadığını devrimcilerin henüz bilmediğini söyler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon diyor ki, siz Fransızlar, küçük ve orta ölçekli çiftçilersiniz, küçük ve orta ölçekli esnafsınız; tarımda, sanayide, ulaşımda ve iletişimde faalsiniz. Şu ana kadar bir araya gelmek ve birbirinizden korunmak için krallara ve onların memurlarına ihtiyaç duydunuz. 1793’te devletin kralını lağvettiniz ancak ekonominin kralını, altını elde tuttunuz. Böylelikle ülkede bela, düzensizlik ve gelecek kaygısı bıraktığınız için kralların ve memurlarının ve orduların geri dönmesine izin vermek zorunda kaldınız. Otoriter aracıları defedin. Parazitleri ortadan kaldırın. Çıkarlarınızın dolaysız birliğinden emin olun. O zaman feodalizm ve devletin varisi olan bir topluma sahip olacaksınız.
Altın nedir? Sermaye nedir? Bu, bir ayakkabı, masa ya da ev gibi bir şey değildir. Bir şey değildir, gerçek bir şey değildir. Altın, ilişki için bir işarettir. Sermaye insanlar arasında ilişki olarak ileri geri giden bir şeydir. İnsanlar arasında bir şeydir. Sermaye itibardır; itibar, çıkarların karşılıklılığıdır. Şu anda devrim içindesiniz. Devrim – heves, güven ruhu, eşitlenme coşkusu, bütün için gayret arzusu – sizin başınıza geldi, sizin aranızda oluştu: kendiniz için doğrudan karşılıklılık yaratın. Hiçbir parazit, vampir-benzeri aracı olmadan kendi çalışmanızın üretimi ile birbirinize gittiğiniz bir kurum tesis edin. O zaman hiçbir vasi otoriteye ne de en yeni beceriksizlerin, Komünistlerin, bahsettiği siyasi hükümetin mutlak iktidarının ekonomik yaşama aktarılmasına ihtiyaç duymayacaksınız. Görev şudur: ekonomik ve kamusal yaşamda özgürlüğü öne sürmek ve yaratmak ve zorluğun, güvenliksizliğin, eşyanın sahipliği değil de insan ve köle-sahipliğinin hâkimiyeti olan mülkiyetin ve tefecilik olan faizin lağvedilmesi için eşitlenmeden emin olmak. Bir takas bankası yaratın!
Takas bankası nedir? Özgürlük ve eşitlik için dışsal bir biçimden, objektif bir kurumdan başka bir şey değildir. Kim faydalı bir işle uğraşıyorsa – çiftçi, esnaf, işçiler birliği – hepsi, basitçe, çalışmaya devam etmelidir. İşin örgütlenmeye, diğer bir deyişle otoriteler tarafından emredilmesine ya da millileştirilmesine ihtiyacı yoktur. Halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin üretimi sırasında marangoz mobilya yapar; ayakkabıcı çizme yapar; fırıncı ekmek pişirir vs. Marangozsun, ekmeğin mi yok? Elbette ki fırıncıya gidip fırıncının ihtiyacı olmayan sandalye ve dolabı teklif edemezsin. Takas banka git ve siparişlerini ve ürünlerini evrensel geçerli çeke dönüştür. Proleterler, ücret için çalışmak üzere müteşebbise bundan böyle gitmek istemiyor musunuz? Bağımsız olmak mı istiyorsunuz? Fakat ne atölyeniz, ne aletleriniz ne de yiyeceğiniz mi var? Bekleyemiyorsunuz ve kendinizi hemen mi kiralamanız gerekiyor? Lakin müşterileriniz mi yok? Diğer proleterler, siz proleterler, hepiniz, sömürücü simsarların aracılığı olmadan ürünlerinizi birbirinizden satın almak istemez misiniz? Sonra kendi alım-satımlarınızdan emin olun, siz ahmaklar! Müşteri muteberdir. Müşteri bugün adlandırıldığı üzere paradır. Sıralama her zaman yoksulluk-kölelik-iş-ürün şeklinde olmak zorunda değil midir? Karşılıklılık, eşyanın yönünü değiştirir. Karşılıklılık doğanın düzenini yeniden sağlar. Karşılıklılık paranın kurallarını kaldırır. Karşılıklılık birincildir: çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak isteyen tüm insanlara imkân veren, insanlar arasındaki ruhtur.
Proudhon, hiç suçlu aramayın, herkes suçludur, diyor. Bazıları köleleştirir ve diğerleri en temel ihtiyaçları alıp götürür ya da en az ihtiyacı geride bırakır yahut acenta ve denetmenler olarak köleleştiren efendilere hizmet eder. İntikam ruhu, öfke ya da yıkıcılıktan meydana gelmeyecektir, yeni toplum. Yıkım, yapıcı bir ruh ile gerçekleştirilmelidir. Devrim ve muhafaza etme birbirini dışlamaz.
Eski Romalıları taklit etmekten vazgeçin. Jakobit[1] diktatörlük rolünü geçmişte oynadı fakat tribünlerin büyük tiyatroları ile güzel davranışlar sizin toplumunuzu yaratmaz. Gerçek hayatta yürütülmelidir. Faydalı nesneleri yeterli miktarda yaparsınız; faydalı şeyleri adil dağılım ile tüketmek istersiniz; o halde doğru bir biçimde takas etmelisiniz.
Çalışma ile yaratılmamış şeyin, der Proudhon, değeri yoktur; işçiler kapitalistlerin üstünlüğünü yaratmıştır ve siz yarattığınız değerleri saklayıp kullanamazsınız çünkü siz yalıtılan ve mal sahiplerinin servetini artıran ve böylelikle onlara köleler ve mülk üzerinde iktidar sağlayan mülksüz insanlarsınız. Fakat bu durumda o, sadece imtiyazlının elindeki birikmiş malın mevcut stoklarına bakmanın ve de bunları sadece siyaset ya da şiddet yoluyla onlardan almayı düşünmenin ne kadar çocukça olduğunu söyleyebilir. İşçiler tarafından yaratılan değer her zaman değişir, her zaman dolaşımdadır. Bugün değer, kapitalistten tüketici olarak işçi aracılığıyla kapitaliste geri döner; değer, kapitalistten tüketici işçilere gitsin fakat onlardan tekrar kapitalistlere değil, aynı işçilerin, üreten işçilerin ellerine dönsün diye kendinizin karşılıklı davranış biçimini dönüştürerek yeni kurumlar tesis edin.
Proudhon tüm bunları, benzersiz bir güçle, ciddiyet ve coşkunluğun, tutkunun ve objektifliğin büyük bileşimi ile kendi halkına söylemişti. Proudhon, devrim, çözülme, geçiş ve kapsayıcı ve temel önlemler olasılığı anında yeni toplumu yaratacak, hükümetin son yasası olacak ve hükümeti söylendiği gibi geçici hükümet yapacak bireysel adımları ve kararları önermişti.
Ses oradaydı fakat dinleyiciler yoktu. Doğru zaman oradaydı fakat geçip gitti ve şimdiyse sonsuza dek yok oldu.
Proudhon biz sosyalistlerin yeniden keşfettiği şeyi; sosyalizmin her zaman mümkün ve her zaman imkânsız olduğunu biliyordu. Sosyalizm, doğru insanlar onu istediğinde diğer bir deyişle onu eyleme koyduğunda mümkündür ve insanlar onu istemediğinde ya da sözüm ona onu isteyip ona göre harekete geçemediğinde imkânsızdır. O yüzden bu adamın sesi duyulmadı. İnsanlar onun yerine incelediğimiz ve reddettiğimiz yanlış bilimi sunan, sosyalizmin kapitalist büyük sanayinin doruk noktası olduğu ve çok az kapitalistin şimdiden neredeyse sosyalist olmuş kurumların özel mülkiyetine sahip olduğunda geldiğini, böylelikle birleşmiş proleter kitlelerin özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçirmesinin kolay olacağını öğreten bir başka sesi duydu.
Sentez adamı Pierre Joseph Proudhon yerine, analiz adamı Karl Marx duyulmuş ve dolayısıyla çözülme, çürüme ve çöküşün devam etmesine izin verilmişti.
Analiz adamı Marx, kendi kelime haznesinde hapsedilen sabit, katı kavramlarla çalıştı. Bu kavramlarla Marx, gelişim yasasını açıklamak ve adeta zorla kabul ettirmek istedi.
Sentez adamı Proudhon kapalı kavramsal kelimelerin yalnızca daimi devinim için sembol teşkil ettiklerini bize öğretti. Kavramları akan devamlılık içerisinde eritti.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon, şey-kelimeleriyle ilgili hiçbir sorunu çözmeyi istememiş; hareketleri belirleyen kapalı şeyler ve ilişkiler, apaçık bir varlık, oluş, kaba görünürlük, görünmez değişim yerine ve son olarak – en olgun yazılarında – toplumsal ekonomiyi psikolojiye dönüştürmüştür. Öte yandan psikolojiyi de kaba bireysel psikolojiden – ki bireyden yalıtılmış bir şey çıkarır – insanı bir dizi sonsuz, bölünmez ve ifade edilemez oluş şeklinde tasavvur eden toplumsal psikolojiye dönüştürmüştür. Bu bakımdan Proudhonizm diye bir şey yoktur, sadece Proudhon vardır. O halde Proudhon’un belli bir an için hakikatle ilgili söyledikleri, şeylerin on yıllardır devam etmesine izin verildiği günümüzde, artık uygulanamaz. Geçerli olan yalnızca Proudhon’un düşüncelerinde baki olandır; kendisine ya da geçmiş herhangi bir tarihsel ana körü körüne dönmek için hiçbir girişimde bulunulmamalıdır.
Marksistlerin Proudhon hakkında söyledikleri, yani onun sosyalizminin küçük burjuva ve küçük çiftçi sosyalizmi olduğu, bizim de tekrar etmemize izin verin, tamamen doğrudur ve onun en yüksek unvanıdır. Onun sosyalizmi, diğer bir ifadeyle, 1848 ila 1851 arası sosyalizmi, Fransız halkının 1848 ila 1851 arası sosyalizmidir. O anda mümkün ve gerekli olan sosyalizm idi. Proudhon, bir Ütopyacı ya da bir peygamber değildi; bir Fourer de değildi, Marx da. Eylem ve kavrama adamı idi.
Burada açıkça 1848-1851 yıllarının adamı olan Proudhon’dan bahsediyoruz. Bu adam şöyle söylemişti ve yaşadığı çağ onun böyle söylemesi için teşekkül etmişti: “Siz devrimciler, eğer bunu yaparsanız, büyük dönüşümü başaracaksınız.”
1848 yılının adamından olduğu kadar öğrenecek şeyimiz olan sonraki yılların adamı, devrimden sonra söylediği devrimci konuşmaları, beyhude melodramatik ya da pornografik bir öz-taklit ile tekrar etmeyi istemedi. Her şeyin kendi zamanı vardı ve devrim sonrasındaki her an, geçmişin büyük anında yaşamları durmamış herkes için devrim öncesi zamandı. Proudhon, aldığı pek çok yaradan kaynaklı kanamaya rağmen yaşamaya devam etti. O zaman şunu sordu kendisine: “Ben, eğer yaparsanız dedim; fakat neden yapmadılar?” Cevabını buldu ve sonraki çalışmalarında bu cevabı yazdı. Bu cevabın bizim dilimizdeki karşılığı şudur: “Çünkü ruh yoktu.”
Ruh, o zaman da yoktu ve 60 yıldır da yok ve hiç olmadığı kadar derine batıp kayboldu. Şu ana kadar gösterdiğimiz her şey bir cümle ile özetlenebilir: Tarihte öngörülen sözüm ona doğru anı beklemek bu hedefi daha da uzak bir tarihe ertelemiş ve bulanık bir karanlığa itmiştir; ilerlemeye ve gelişmeye duyulan güven gerilemenin adı idi ve bu “gelişme” dış ve iç koşulları yozlaşmaya daha da çok adapte etti ve büyük değişimi hiç olmadığı kadar uzak kıldı. Marksistler, insanlar kendilerine inandığı sürece “Henüz zamanı değil!” derken haklı olacaklar ve asla daha az değil, her zaman daha fazla haklı olacaklar. Bir deyişin, bu deyiş söylendiği ve çabucak duyulduğu için doğru olduğunu söylemek yaşamış ve meydana gelmiş en korkutucu çılgınlık değil midir? Ve herkesin oluşu, sanki nihai, tamamlanmış bir oluşmuş gibi ifade etme girişiminin, insanların zihinlerinde bunun güç kazanması halinde biçim ve yaratıcılığın güçlerini eninde sonunda zayıflatmak zorunda olduğunun farkına varması gerekmez mi?
Marksizme yılmadan saldırmamızın sebebi budur. Bu yüzden işin peşini bırakamayız ve ondan tüm kalbimizle nefret etmeliyiz. Marksizm bir tarif ve bilim değildir. Öyleymiş gibi davranmaktadır; fakat acizliğe yadsıyıcı, yıkıcı ve sakatlayıcı bir çağrı, irade eksikliği, teslimiyet ve kayıtsızlıktır. Sosyal Demokrasi’nin detaylar üzerinde arı-gibi çalışması – laf arasında söyleyelim Sosyal Demokrasi, Marksizm değildir – bu yetersizlik onun yalnızca öteki yüzüdür ve yalnızca sosyalizmin orada olmadığını ifade eder zira sosyalizm küçük ve büyük meselelerde bütünü hedefler. Bu tür bir detaylı olmayan çalışma sadece kasırgadaki bir kuru yaprak gibi mevcut anlamsızlığın döngüsünde, sadece pratiğe geçirilen, sürüklenişi reddedilecektir.
Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler. Marksistler, Hegel tarzında bir ilerlemeye inanırken, revizyonistler Darwin tarzı bir evrimin taraftarıdırlar. Artık felakete ve aniden oluşlara inanmıyorlar; kapitalizmin ani bir devrim ile sosyalizme dönüşmeyeceğine fakat tedricen daha katlanılabilir bir biçim alacağına inanıyorlar.
Bunlardan bir kaçı sosyalist olmadıklarını kabul etmeyi tercih edebilir ve parlamentarizme ve parti politikalarına, oy toplamaya ve monarşizme adaptasyonlarında şaşırtıcı bir biçimde başarılı olabilirler. Diğerleri ise kendilerini hala tümüyle sosyalist olarak görebilir. Bunlar, işçilerin özel durumlarında, sözde endüstriyel anayasalcılık sayesinde işçilerin üretimdeki payında ve tüm ülkelerde demokratik kurumların genişlemesi sayesinde kamusal ve yasal koşullarda daimi, yavaş ve fakat durmayan bir iyileşme gördüklerine inanırlar. Hem kabul ettikleri hem de kısmen sebep oldukları Marksist doktrinin başarısızlığı üzerinden kapitalizmin hâlihazırda sosyalizm yolu üzerinde bulunduğunu ve bu gelişmeyi enerjik bir biçimde teşvik etmenin de sosyalistlerin görevi olduğu sonucunu çıkarırlar. Bu görüşleriyle, Marksizm’in ilk başta söylediği şeyin çok da uzağında düşmezler. Sözüm ona radikaller de her zaman aynı yol üzerindeydiler ve sadece bu görüşün devrimcilikle kırbaçlanmış ve bir araya gelmiş seçmen kitlelerine söylenmemesi dileğine sahiptirler.
Marksistlerin revizyonistlerle olan gerçek ilişkisi şu şekildedir: Marx’ın ve onun en iyi havarilerinin aklında, koşullarımızın tamamı kendi tarihsel bağlamları içerisinde yer aldığı ve bunların genel kavramlar altında toplumsal yaşamımızın detaylarını düzenlemeye çalıştığı vardır. Revizyonistler, yerleşik genellemelerin yeni doğan gerçekliklerle örtüşmediğini çok net gören fakat yine de çağımızı külliyen, yeni ve temelde farklı bir şekilde anlamaya ihtiyaç duyan karakteristik şüphecileridirler.
Marksizm, bir süre için, çok sayıda ıskat edilmişin kendi yoksulluğunun, doyumsuzluğunun farkına varmasına ve topyekûn bir değişim için ideal bir haleti ruhiyeye yol açmıştır. Bu süremezdi çünkü söz konusu bilimsel aptallığın ektisi altında kitleler beklemeye yönelmiş ve herhangi bir sosyalist faaliyet yapamaz hale gelmiştir. Bu şekilde, kitleler, siyasi ve demagojik yöntemlerle sürekli cesaretlendirilmemiş olmasalardı, tedrici bir dinginlik ve sakinlik çoktan kitlelere geri dönerdi. Revizyonistler erken kapitalizmin en kötü barbarlığının ortadan kalktığını, işçilerin proleter koşullara daha da alıştığını ve kapitalizmin hiçbir şekilde kendi çöküşüne yakın olmadığını şimdilerde görüyorlar. Elbette bizler, bunların tamamında, kapitalizmin sürdüğü muazzam tehlikeyi görüyoruz. İşin aslı, işçi sınıfının durumu – bir bütün olarak görüldüğünde – iyileşmemiştir. Aksine yaşam daha da zor ve nahoş bir hal almıştır. O kadar nahoş bir hale gelmiştir ki işçiler neşesizleşmiş, ümitsizleşmiş ve ruh ve karakter bakımından yoksullaşmıştır. Fakat en önemlisi sosyalizm için mücadele, doğru mücadele, münhasıran acıma hislerine ya da öncelikle belli bir insan sınıfının kaderine bağlı olmaz. Toplumun temellerinin tümden dönüşümü ile ilgilidir. Hedefi yeni bir yaratımdır.
Bizim işçilerimiz bu halet-i ruhiyeyi giderek kaybetmiştir (zira hiçbir zaman halet-i ruhiyeden daha fazlası olmamıştır), çünkü Marksizmde çözülme ve iktidarsızlık unsurları başından itibaren öfke kuvvetlerinden daha güçlüydü ve herhangi bir olumlu içerikten de yoksundu. İşçi sınıfının, Tanrının ya da tarihsel zorunluluk gereği gelişimin seçilmiş insanları değil, daha ziyade en şiddetli acı çeken insanların bir kısmı olduğunu hâlihazırda bilenler açısından revizyonizm fenomeni ve onun hoşgörülü şüpheciliği sadece eylemsizlik, kararsızlık ve kitlelerin rehaveti üstündeki “ideolojik üstyapı”dır ve işçi sınıfı sefalete eşlik eden ruhsal değişimler yüzünden bilgi elde etmeyi en zor iş olarak görecektir. Bu alandaki tüm genellemelerden kaçınmak en iyisidir. İşçi sınıfı oldukça farklıdır ve acının çok farklı insanlar üzerinde her zaman çok farklı etkileri olur. Fakat acının büyük kısmı birinin kötü durumunun kavranmasıdır ve en azından bu ölçüde hiç acı çekmemiş kaç proletarya vardır!
Devrim başarısız olduktan sonraki zamanlarda, devrimden önceki bu altmış yıl boyunca, ilişkilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Bunlar kapitalizmin uyumunun, proleterleşmenin on yılları idi ve pek çok açıdan hâl-i hazırda kalıtsal hale gelmiş gerçek bir adaptasyondu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde bozulma vardır ki bireysel insanlara ait pek çok bedenin şimdiden fark edilir bir biçimde çürümesine dönüşmüştür.
Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir.
Burada bahsettiğimiz muazzam bir tehlikedir. Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir. Buna rağmen insanlar birbirine karşı çok aptalca, çok alçakça hareket edebilir. Tümüyle esarete teslim olabilir ve kendi gaddarlıklarını kabul edebilir: Tüm bunlar insanlar arasında bir şeydir, kendilerine kararlı, canlı duyguların hizmet etmesi halinde işlevsel ve gelecek nesilde ya da hâlihazırda yaşayan insanlarda değiştirilebilen bir şeydir. Toplumsal ya da genellikle söylendiği gibi psikolojik ilişkiler meselesi olduğu müddetçe bu durum henüz kötü değildir. Kitlesel sefalet, yoksulluk, açlık, evsizlik, psikolojik yılgınlık ve ahlak bozukluğu ve zevk düşkünlüğü, aptalca lüks, militarizm, ruhsuzluk – hepsi, oldukları halleriyle kötüdürler, isabetli bir doktor gelirse yaratıcı ruhtan, büyük devrimden ve yenilemeden (regeneration) çıkarsa bunları tedavi edilebilir. Fakat tüm zorluk ve baskı ve ruhsuzluk insanlar arasında bir şeyler olmaktan çıkarsa, ruhta bulunan ilişkiler bozulursa, adına ruh dediğimiz insanlar arası ilişkiler kompleksine bundan böyle rahatsızlık vermezse, kronik yetersiz beslenme yerine, alkolizm, uzun süreli acımasızlaşma, sürekli tatminsizlik, akut ruhsuzluk (ki ruh ve sosyal yapı açısından önemi, ağı açısından örümceğin önemi gibidir) bireysel bedenlerde kapsamlı etkilerle birlikte değişimlerle sonuçlanırsa, o zaman hiçbir çare yardımcı olamayacaktır ve halk ya da halkların tüm kesimleri yıkıma mahkûm olabilecektir. Halkların her zaman yok olması gibi, onlar da yok olacaktır: diğer, sağlıklı halklar bunların efendileri olur ve halkların karışımına dönüşür ve hatta bazen de kısmi imha yaşanır – eğer, en azından diğer, sağlıklı halklar hala yaşıyorsa. Kimse uluslar tarihinin ilk dönemlerinden analojilerle ucuz oyunlar oyamamalıdır. Çünkü zamanı geldiğinde, şeyler, gene, sözde ulusların göçü denilen zamanlarda yaptıkları gibi ilerlemek zorunda değildir. İnsanoğlunun başlangıç zamanlarında yaşıyoruz ve bu yeni başlamış insanoğlunun sonunun başlangıcı olabileceği tümüyle göz ardı edilemez. Belki de hiçbir çağ gözlerinin önünde dünyanın sonunun bu kadar tehlikeli bir biçimde belirdiğini biziler kadar görmemiştir.
Gerçek ilişkiler kompleksi bakımından insanoğlu, dışsal bağlarla ve içsel çekimle ve ulusal sınırları aşan dürtüyle bir arada duran bir dünya toplumu elbette ki henüz mevcut değildir. Fakat bunun vekilleri oradadır ve bunlar bir ersatz’dan daha fazlası olabilir. Bunlar, başlangıç olabilir: dünya pazarı, uluslararası anlaşmalar ya da hükümet politikaları, uluslararası örgütler ve çeşitli türde kongreler, küre çevresinde trafik ve iletişim, bunların hepsi, eşitlik olmasa bile, en azından çıkarların özümsenmesini, gelenekleri, sanatı veya sanatın modaya uygun yedeğini, teknoloji ruhunu, siyasi biçimleri daha da çok yaratmaktadır. İşçilere de bir ulustan diğerine giderek daha fazla ödünç verilmektedir. Dahası tüm ruhsal gerçeklikler – din, sanat, dil, genelde ortak ruh – orada ikişerli bulunmaktadır ya da bize doğal bir zorunluluk gereği ikişer ( birincisi birey ruhunda nitelik olarak ya da meleke olarak ve ikincisi insanlarla yaratıcı örgütler ve birliklerin iç içe geçtiği bir şeyler olarak) görünmektedir. Tüm bunlar özensiz bir biçimde ifade edilmiştir. Geçiş yaparken düzeltilebilecek olan hemen yapılacaktır fakat bu zamanda bu dil eleştirisi uçurumunun ve fikirler teorisinin (ikisi de birbirine aittir) derinine inemeyiz. Tüm bunlara şunu söylemek için değinildi: medeniyet (humanitas), humanité, humanity ve beşeriyet ki bunlara şimdilerde göstermelik merhametli bir lütuf, zayıflatılmış ve derinlik yoksunu bir ifade ile “insaniyet”(humaneness) diyoruz – tüm bu kelimeler, aslen sadece bireyde yaşayan ve hükmeden insanoğluna atfedilmekteydi. Bir zamanlar, en azından Hıristiyanlığın tam zamanında çok güçlü bir şekilde vardı, fiziken çokça hissediliyordu. Özdeş toplum olarak mütekabiliyet bireyde temerküz eden ve bireyler arasında büyüyen beşeriyete geldiğinde ancak dışsal anlamıyla gerçek beşeriyete varabileceğiz. Bitki tohumunda bulunur, tıpkı, tohumun, atalarına ait bitkilerin sonsuz zincirinin cevheri olması gibi. İnsanoğlu hakiki varlığını bireyin insaniliğinden alır. Bireyin insaniliğinin sadece geçmişin sayısız neslinin varisi olması da tıpkı böyledir. Olan şey oluştur, küçük evren (mikrocosm), evrendir (macrocosm). Birey halktır, ruh toplumdur, düşünce birlik bağıdır.
Fakat bildiğimiz birkaç bin yıllık tarihte insanoğlu ilk kez tam anlamıyla ve tam kapsamlı olarak haricen birleşmek istiyor. Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir. Tüm dünyada insanoğlu yaratılmak istemektedir ve bunu, eğer birleşmiş insanoğlunun başlangıcı, sonu olmayacaksa, insanoğlunun başına güçlü bir yenilenme geldiği o anda istemektedir. Önceden bu tür bir yenilenme genellikle geri kalandan ve kültürel karışımdan ortaya çıkan yeni halklar ile ya da göç alan yeni ülkelerle özdeşti. Halklar birbirine ne kadar çok benzerse ülkeler o denli yoğun iskâna tabi oluyordu ve dışarıdan veya içeriden bu tür bir yenilenme için umut da o kadar az oluyordu. Hâlihazırda kendi halklarımızdan ümit kesmek isteyenler ya da en azından zihinlerin radikal yenilenmesi için dış dürtünün ve canlı enerjinin dışarıdan, şifalı uykularından yeni uyanmış eski halklardan gelmesi gerektiğine inananlar, hala, Çin, Hindu ya da belki Rus halkları için umut inşa edebilir. Bazıları, çocuksu Kuzey Amerikan barbarlığı arkasında belki de hala saklı kalmış bir idealizmin ve fevkalade patlak verecek coşkun bir ruha ait fazla enerjinin olduğunu yine de ümit edebilir. Ancak 40 ya da 50 yaşlarında olan bizlerin bu romantik beklentiler yüzünden gene de hayal kırıklığı yaşayacağımız ve Çinlilerin Batıyı taklitte Japonya’yı takip edeceği, Hinduların salt çürüme kanallarına hızlıca geri kaymak, vs. için yükseleceği akla yatkındır. Asimilasyon çok hızlı ilerlemektedir. Medeniyet ve medeniyetle birlikte gerçek fiziki ve psikolojik çöküş yayılmaktadır.
Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir.
İhtiyacımız olan cesareti ve ivediliği elde etmek için kendimizi bu boşluğa bırakmalıyız. Bu sefer yenilenme bilinen herhangi bir zamana kıyasla daha güçlü ve farklı olmalıdır. Sadece kültür ve beraberinde yaşamın insani güzelliğini arıyor değiliz. Bir çare arıyoruz; kurtuluş arıyoruz. Yeryüzünde bugüne kadar var olmuş en büyük dışsal katman yaratılmalıdır ve bu katman, imtiyazlı tabakada – küresel insanoğlu – şimdiden hazırlanmaktadır. Yine de bu, harici bağlarla, anlaşmalarla ve hükümetsel yapı ya da korkunç buluş olan dünya devleti ile gelemeyecek, ancak en küçük grupların, yukarıdaki tüm toplulukların yeniden tesis edilmesi ve en bireysel bireyselcilik ile gelecektir. Şümullü bir toplum inşa edilmeli ve inşa küçük ölçekte başlamalıdır; tüm mıntıkalara uzanmalıyız ve bunu da ancak çok derin kazarsak yapabiliriz zira bundan böyle dışarıdan daha fazla yardım gelemez. Artık işgal edilmemiş hiçbir toprak yoğun kalabalık halkları yerleşmeleri için davet etmeyecektir; insanoğlunu tesis etmeliyiz ve bunu ancak insanilikte bulabiliriz. Bunun da sadece bireylerin gönüllü ilişkisinde ve doğal olarak birbirlerine yakınlaşan, aslında bağımsız insanlar topluluğundan yükselmesini sağlayabiliriz.
Ancak şimdi biz sosyalistler rahat bir şekilde nefes alıp kaçınılmaz zorluğu, görevimizi, varlığımızın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Şimdi, fikrimizin bizim benimsediğimiz bir fikir değil de bizi seçim yapmaya – ya peşinen insanoğlunun gerçek yıkımını tecrübe etmeye ya da bu yıkımın çevremizde aşınan başlangıçlarını seyretmek veya kendi eylemimizle yükselişin ilk başlangıcını yapmaya – sevk eden çok güçlü bir dürtü olduğunu içten bir kesinlikle hissediyoruz.
Burada muhtemel bir gerçekliğin bir kuruntusu olarak tehdit etmesine izin verdiğimiz dünyanın sonu elbette ki neslin ani olarak tükenmesi değildir. İçinde karşı konulamaz türde bir kaide bulma eğilimi ve analojiye karşı uyarıda bulunuyoruz çünkü kimi çöküş dönemlerinin ardından gelen büyük dönemleri biliyoruz. Durumu gözümüzde canlandırdığımızda, hangi emsalsiz hızla ulusların ve sınıfların bu kapitalist medeniyette birbirine daha da benzer hale geldiğini; proleterlerin nasıl sıkıcı, uysal, kaba, dışsal ve artan ölçüde alkolik olduğunu; dinlerini kaybetmeleri ile her tür içsel hissi ve sorumluluğu nasıl kaybettiklerini; tüm bunların fiziki etkilerinin nasıl olduğunu; üst sınıfların siyaset, kapsamlı görüş ve belirleyici eylem açısından güçlerini nasıl kaybettiğini; sanatın züppelik, modaya uygun değersiz ve arkeolojik ve tarihsel taklit ile nasıl ikame edildiğini; nasıl eski din ve ahlak ile her sıkı standardın, her kutsal ittifakın, her karakterin sağlamlığının kaybedilmekte olduğunu, kadınların yüzeysel kösnüllük ve renkli, dekoratif şehvet girdabına nasıl çekilmekte olduğunu; doğal düşünülmemiş nüfus artışının tüm halk katmanlarında azalmaya nasıl başladığını ve bilim ve teknolojinin rehberliğinde çocuksuz seks ile ikame edildiğini; sorumsuzluğun, hâkim koşullar altında neşesiz iş yapmayı artık kaldıramayan proleterlerle vatandaşlar arasındaki tam da en iyi unsurları nasıl istila ettiğini görüyoruz. Eğer tüm bunların toplumun her katmanında nevroza ve histeriye dönüşmeye başladığını nasıl görüyorsak, o zaman kişi, iyileşme için, yeni kurumların yaratılması için kendisini toplayacak olan halkın nerede olduğunu sormalıdır. Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir. Ruhun böyle birliktelikleri aile, kooperatif, profesyonel grup, topluluk ve ulus olarak yarattığı yerde özgürlük vardır ve insanoğlu da burada vücut bulabilir. Fakat ruhun yerini almış tahakkümün, cebri kurumlarında ruh yerine şimdilerde neyin köpürmeye başladığını biliyor muyuz, bu ikameye katlanabileceğimizden emin olabilir miyiz? Ruhsuz özgürlük, kösnül özgürlük, sorumsuz haz özgürlüğü? Ya da tüm bunların kaçınılmaz sonucunun en dehşetli eziyetler ve yalnızlık, en dermansız zayıflık ve hissiz umursamazlık mı olacak? Acaba bir coşkun duygu ve yeniden doğuş anı ve büyük kültürel topluluklar federasyonu devrinin anını hiç yaşayacak mıyız? Şarkıların insanlarda yaşadığı, kulelerin birliği ve coşkuyu cennete taşıdığı ve ruhlarında halkın temerküz ettiği insanları yüceltmek suretiyle büyük işlerin halkın büyüklüğünü temsil etmek için yaratıldığı zamanlar hiç olacak mı?
Bilmiyoruz ve bu yüzden buna teşebbüs etmenin görevimiz olduğunu biliyoruz. Geleceğin sözde biliminden şu anda tamamen kurtulduk. Sadece hiçbir gelişme yasası olmadığını biliyor değiliz. Güçlü tehlikeyi, şimdiden çok geç kalmış olabileceğimizi, tüm teşebbüslerimizin ve eylemlerimizin belki de artık yardımcı olamayabileceğini dahi biliyoruz. Ve bu yüzden kendimizdeki, tüm bilgilerimizdeki son bağlarımızı da atıp kurtulduk, daha fazlasını biliyor değiliz. Tarif edilmemiş ve belirsiz bir şeyler önünde ilkel bir adam gibi duruyoruz. Önümüzde hiçbir şey yok ve her şey yalnızca kendi içimizde var: bizde gelecekteki insanoğlunun değil geçmişteki insanoğlunun realitesi ya da etkinliği var; dolayısıyla bu realite ya da etkinlik aslen içimizde var. Başarı bizim içimizdedir. Bizi yolumuza koyan aldatılamaz görevimiz içimizdedir. Yapılanın ne olması gerektiğinin imgesi içimizdedir. Süflilik ve sefaleti geride bırakma ihtiyacı içimizdedir. Adalet hiç şüphesiz ve amansız içimizdedir. Karşılıklı yanıt arayan ahlak ve herkesin çıkarını tanıyan akıl içimizdedir.
Burada yazıldığı gibi hissedenler, en büyük cesareti en büyük ihtiyaçtan doğanlar, her şeye rağmen yenilenmeye teşebbüs etmek isteyenler – şimdi onların toplanmasına izin verin; çağrılanlar onlardır; uluslara ne yapılması gerektiğini söylemeleri ve halkların işe nasıl başlayacaklarını göstermeleri için onlara izin verin.
Çev: Nesrin Aytekin
[1] İngiltere kralı 2. James yanlısı.

https://itaatsiz.org/?p=5532
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.28 03:33 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10
https://preview.redd.it/o4ulfrp63id51.jpg?width=750&format=pjpg&auto=webp&s=cd5a993c71e87be745898fbbf5093e26c1f0101c

Marksizm 5.2

Yeri gelmişken, güçlü üretici ve tüketici hareketlerinin muazzam bileşimi ile bastırılmaları halinde devlet ve kapitalizmin ne yapacağı ve ne yapmak zorunda kalacağına dair öngörü, “Şimdi ne yapabiliriz? Devlet bunu yasaklayacaktır!” şeklindeki bildik kalıp ile işçilere bir uyarı olarak anlaşılmamalıdır. Bu tür bir uyarı bizim yolumuz ve bizim görevimiz değildir. Yine de diğerlerinin kendi rollerine göre hareket edeceğini varsayıyoruz; bu beklenir bir şeydir ve bize sıkıntı vermemelidir. Bu bakımdan her kim kapitalistlerin işçilerden çok daha az kazandığını ve işçilere çok daha fazla ödeme yaptığını görmeyi kendine görev addetmişse bizden şunu öğrenmiştir: başarılı bir sendika mücadelesiyle birleşmiş güçlü bir tüketici-örgütü uygun olan silahtır. Zira neredeyse hiç kimse bunun alternatifine, hükümet tarafından ücretin ve fiyatın sabitlenmesine, çok fazla umut bağlamayacaktır. Tıpkı gelir vergisi yoluyla kapitalistin fazla gelirine, bu fazlalığı örneğin işçi birlikleri aracılığıyla proletaryaya yönlendirmek için ilgili el koyma girişimine çok az umut bağlayacakları gibi. Bu da zar zor devrimci bir yöntemdir, kifayetsiz ve amatörcedir ve buna sadece geçiş aşamasında geçici olarak başvurulabilir. Benzer vasıtalar, Fransız devrimci hükümeti idaresi altında başarısız bir şekilde zaman zaman denenmiştir ve 1848’den hemen sonra Fransa’da Girardin tarafından da tavsiye edilmiştir. Lasalle’ın siyasal eylemi ve programı da bu yönde ilerlemiştir.
Bu bakımdan devrim ve sosyalizm, mücadele ve inşa bileşimi ile toplumu durma noktasına getirme amaçlı bu özel girişime karşı uyarıda bulunmuyoruz. Sadece bu noktadan şu anda çok uzak olduğumuzu ve tüketici kooperatiflerinin, bugün var oldukları gibi – gerçi bunların sosyalizmin sadece acınası başlangıcı olup olmadığını bilmeden – ciddi bir biçimde kapitalizmin fiyatlarını çökertmek ya da müşterilerini ellerinden almak için en az uygun olan vasıtanın bunlar olmadığını söylemeliyiz. Dolayısıyla sosyalizme çağrı yapanların ana görevi budur. Sosyalizm, eğer gelecekse, yalnızca tüketimle başlamalıdır ve başlayabilir.
Bu aşağıda açıklanacaktır. Buradaki görev, kapitalist üretim alanındaki tüm faaliyetlerin ve tüm tek taraflı mücadelelerin ve dolayısıyla üreticilerin tüm faaliyetlerinin kapitalizm tarihinin bir parçası olduğunu, başka da bir şey olmadığını göstermekti.
Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir.
Fakat üreticilerin sendika faaliyetini, işçilerin ekonomik olarak kendi kendilerine-yardımlarını ve yasal düzenlemeler için devlete uyguladıkları baskıyı tarif edip eleştirdiğimiz için bu örgütlerin ve mücadelelerinin iki önemli görevi daha kısaca ele alınmalıdır. Sendikaların ana görevleri halen daha çalışma saatlerinin kısaltılmasını ve ücret yapısındaki değişimi kapsamaktadır. Ki bunlar, yani götürü işin ikamesi ve günlük ödemeli sözleşmeli iş, birbiri ile yakından ilişkilidir. Götürü iş ve sözleşmeli iş elde edilen ürünün niteliğine ve niceliğine göre iş için yapılan ödemedir. Adil bir takas sisteminin emek için her zaman bu tür bir ödemeye geri döneceği söylenmelidir fakat insana karşı adil olmayan, insanın asli ihtiyaçlarını ihmal eden bir toplumda eşya odaklı adalet ile insanlara karşı adaletsizliğin şiddetlenmesinden daha kötü neredeyse hiçbir şey olamaz. Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir. Çalışma saatlerini kısaltma mücadelesi götürü işe ve sözleşmeli işe karşı çıkmak için işçiye yeni bir sebep de verir. Kısaltılmış saatler gelirini düşürmemeli ve kendisini çalışma yoğunluğunda ölçüsüz bir artışa zorlamamalıdır. Buna göre bazı mesleklerde örneğin inşaat sektöründe günlük değil saatlik ücret ödenmesi belirsiz bir değer taşır. Bu da işçileri daha az çalışma saati için verdikleri her savaşta aynı zamanda daha yüksek saat ücreti için de çarpışmaya zorlar ve genellikle böyle bir çekişme sonunda bir taviz ortaya çıkar: işçiler bir hedeflerini kazanırken diğerinden vazgeçmek zorunda kalırlar. Böylelikle mesela iş sürelerini kısaltırlar fakat aynı zamanda kendi gerçek gelirlerini azaltırlar. Buna göre kapitalist sistem altındaki her yerde işçiler sadece götürü işe ve sözleşmeli işe karşı değil saatlik ücrete de karşı çıkmak zorundadır. Günlük ücret kapitalist işçinin talebi olmalıdır. Bu durum kültür ve ahlak bozulmasının sesini duyan herkese şunu açıklar: yaşam pazarına giren ve mal takas eden işçi özgür bir adam olmayıp, iaşesi efendisi tarafından bahşedilmesi ve toplum tarafından garanti edilmesi gereken bir köledir. Günlük ücretler sistemi altında iş ile ürünlerinin niteliği ve niceliği arasında açık bir ilişki yoktur; quid pro quo (verilen şey karşılığında alınan şey) takası yoktur. Sadece geçimi arzulayan ihtiyaç vardır. Bu bakımdan biz yine fark ediyoruz ki kapitalist dünyada işçi kendi varlığını korumak için bir kapitalisti, kültür karşıtı kurumu savunmak zorundadır. İhtiyaç ve üretici olarak rolü işçiyi kapitalizmin bir hizmetçisi ve tebaası yapar. Kendi günlük ücret sistemi için verdiği örgütlü emek mücadelesinin, diğer bir deyişle gizli oy için siyaseten militan olan işçinin mücadelesinin devlet yaşamında muadili bulunur. Geçimini ürüne karşı ürün takas etmek yerine, yani ürün için fiyatı ya da ücreti almak yerine günlük iaşe ücreti biçiminde elde etmek ne kadar haysiyetsiz ise kişinin topluma karşı görevini ve hakkını oy kabininde korkudan saklanarak icra etmesi de aynı derecede acınasıdır. Egidy’nin halkın oyunu kullanmasını savunmasının sebebi buydu: özgür ve namuslu adamlar açısından oylamanın hiçbir kötü sonucu olamayacağını iddia etmişti. Fakat bu donkişotvari asil bir adam düşüncesiydi. Zamanımızda işçi günlük-ücret-kazanan olmayı ve vatandaş da ürkek kul olmayı istemelidir. Bireysel ölçekte, kapitalist ekonominin ve kapitalist devletin girift semptomlarının izhar olduğu yerde tedaviyi başlatmayı istemek imkânsızdır. İşçi yaşamını korumalıdır ve kapalı bir kabinde oy vermeye gitmediği takdirde yaşamı tehdit edilecektir. Bu arada günlük ücretini almadığı takdirde de geçimi tehdit edilecektir. Tüm bunlar ve burada konuştuğumuz her şey, kapitalizmi terk etmediğimiz müddetçe yaşamın zaruriyetleridir, fakat elbette bunlar sosyalizmin yolları ve araçları olmaktan çok uzaktır.
İş saatlerini kısaltmanın iki yönü bulunmaktadır. Bu yönlerden ilki sık sık anılmasına karşın ikincisi ile bildiğim kadarıyla çok ilgilenilmemiştir. İlk olarak, çalışma süresini kısaltmak işçi için, gücünü muhafaza edebilsin diye, gereklidir. Burada kapitalizm altında mücadele ve düzenleme için gerekli bir kurum olan sendikalara saldırmak bizim görevimiz değildir, zira bu kesinlikle aptalca ve neredeyse suç olurdu çünkü yaşayan insanın refahı hürmetine kapitalizmin her bir yönüne karşı çıkılmayacaktır. Serinkanlı ve objektif bir eleştiri önermekle birlikte bizlere burada bir an durup önemli çalışmaları için sendikalara hak ettikleri teşekkürü belirtmeliyiz. Sendikalar, tüm ülkelerde işçilerin yapageldikleri zahmetli işlerin, faaliyetlerini ruhsuz ve ölümcül sıkıcı kılan, aşırı yoğun tekniklerle kendilerini yorgun ve bunalımlı yapan fabrikalarda, çoğunlukla da kendilerini ilgilendirmeyen işlerin sürelerini kısaltmıştır. Onlara teşekkür etmeli ve onları övmeli: kaç kişiye iş saatlerinden sonra dinlenme, güzel bir aile yaşamı, ucuza elde edilebilen yaşam sevinci, güzel kitaplar ve yazılar ve kamu yaşamına katılım fırsatını sunmuşlardır. Kaç kişi – ve ne kadar az! Sadece son yıllarda bir başlangıç yapılmış ve çoğunlukla yetersiz, genellikle saçma bir biçimde kötü ve parti-politika vasıtaları ile elde edilen dinlenme saatlerinin doğru kullanımı için de bir şeyler yapılmıştır. Sendikalar uzun çalışma saatlerine karşı mücadelenin yanı sıra alkolizmin zararlarıyla savaşmak için ortaya çıkmıştır. Sadece üretken işçi ile değil işten sonra dinlenme zamanlarındaki işçi ile ilgilenmeyi de kendi görevleri addetmelidirler. Bu alanda daha yapılacak çok iş var ve halkımız arasında sanatçılar, şairler ve düşünürlerle işbirliği için çok fırsat var. Sadece sosyalizme çağırmamalıyız. Sadece düşüncenin sesini takip etmemeli ve geleceği inşa etmemeliyiz. Bizler için beden ve biçime dönüşmek isteyen ruhun hürmetine, dikkatimizi, halkımızın yaşayan insanlarına, yetişkinlerine ve çocuklarına çevirmeliyiz ve bedenleri ve ruhları güçlü ve iyi, sıkı ve esnek olsun diye elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Sonra bu yaşayan insanlarla sosyalizme ilerlemeliyiz! Fakat bu ifadeden bunlara belli bir sözde sosyalist sanat veya bilim ya da eğitim sağlamamız gerektiği anlamı çıkarılmasın. Heyhat, parti broşürleri ve taraflı yazılar ile bu konuda ne kadar çok kötülük yapılageldi ve Sosyal Demokrat olana göre, sözde burjuva bilimi örneğin, ne kadar da çok değerli, doğal ve özgürdür! Bu tür tüm girişimler resmi, doktrinci bürokrasiye yol açar. İşçi sınıfı çevrelerinde sessiz ve sonsuz olan her şeyin küçümsendiği veya bunların bilinmediği, öte yandan ajitasyonun ve günün suni sloganlarının abartıldığı ve incelikten yoksun bir şekilde geliştiği [anlayışı] tüm Marksist ekollerin, Sosyal Demokratların ve de anarşistlerin paylaştığı büyük bir hatadır. Geçenlerde Sosyal Demokrat bir dernek tarafından desteklenen ve işçi sendikası üyelerinin katılım sergilediği Alman edebiyatı ile ilgili on konferans verdiğim büyük bir Alman şehrinde, bir konferans sonrasında, anarşist işçilerin daha önceden bana sormaktan kaçındıkları soruyu sormak için (lütfen bir ara kendilerine konferans vermemi istemek için) gelmelerini ben kendim de tecrübe ettim! O zaman kendilerine şu cevabı vermeye karar verdim: Goethe, Hölderlin ve Novalis, Stifter ve Hebbel, Dehmel ve Liliencron ve HeinrichvanReder ve Christian Wagner ve pek çok başka isim üzerine konuştuğum bir konferans verdim fakat siz bunları duymak istemediniz çünkü bize gelen insani güzelliğin sesini bilmiyordunuz, yaşamın güçlü ve sakin ritmi ve armonisi, dinlenmiş meltemlerin yumuşak hareketlerinde ve hareketsizliğin kutsal dinginliğinde olduğundan daha fazla fırtınanın sesinden bulunamaz. “Esen meltemin, damlayan suyun, büyüyen ekinin, dalgalanan denizin, yeşeren yeryüzünün, parlayan gökyüzünün, parıltılı yıldızların muhteşem olduğunu düşünüyorum: görkemli bir şekilde yaklaşan boranın, evleri paramparça eden şimşeğin, dalga getiren fırtınanın, ateş püskürten volkanın, tüm ülkeleri sallayan depremlerin önceki olaylardan daha fazla muhteşem olduğunu düşünmüyorum, aslında bunları salt daha yüksek yasaların etkileri oldukları için daha küçük düşünüyorum… İnsan ırkına kılavuzluk eden yumuşak ve nazik yasayı bir an için görmek istiyoruz… Adalet yasası, ahlak yasası, her insanın, diğerleri ile birlikte, saygın, onurlu ve güvenli yaşamasını isteyen yasa ki böylelikle insan yüksek insani yolu takip edebilsin, yoldaşlarının sevgisini ve takdirini kazansın. Böylelikle bir mücevher gibi korunsun, zira her insan diğer tüm insanlar için bir mücevherdir, bu yasa insanların diğer insanlarla birlikte yaşadığı her yerde bulunur ve insanın diğer insanlara karşı davranışlarında gösterilir. Bu yasa eşlerin birbirine duyduğu sevgide, ebeveynlerin çocuklarına olan sevgisinde, çocukların ebeveynlerine olan sevgisinde, erkek ve kız kardeşlerin sevgisinde, arkadaşların birbirine olan sevgisinde, iki cins arasındaki tatlı meyilde, geçinip gittiğimiz çalışkanlığımızda, küçük çevremiz, çok uzak yerler ve tüm dünya için eylemlerimizde bulunur…” (Albert Stifter) Bu yüzden burada yüksek sesle çağırdığımız, sessizce konuştuğumuz sosyalizm, aynı zamanda insanın birlikte yaşamının daimi güzelliğinin nazik gerçekliğidir. Sosyalizm, çirkin çağdaşlığın vahşi, çirkin geçişsel yıkımı değildir. Öyle bir yıkım ki belki de bir yan ürün olmak zorunda kalacaktır. Fakat yaşamın güzelliğinin nazik çalışması daha önceden ruhlarımızda ve ruhlarımız kanalıyla gerçek hayatta yapılmamış olsa [sosyalizmi]çağırmak yıkıcı, sağlık-sız ve yararsız olacaktır. Taşıdıkları tüm ateşli hevese rağmen tüm yeniliklerde viran, çirkin ve imansızca bir şeyler vardır. Tüm eski şeyler, ordu ve ulus devlet gibi en kötü nama sahip ya da arkaik kurumlar bile, eski ve bir geleneğe sahip olduklarından, tüm köhneliklerine, gereksizliklerine ve eskimişliklerine rağmen, güzelliğin deyim yerindeyse ışıltısına sahiptir. Bu yüzden, geçmişte, kadim ve kutsal yaşamda demirli, bitmiş, denenmiş ve test edilmiş bir şey olarak hâlihazırda yaşamlar yaratmak isteyen, ileriye yönelik tahayyüle sahip türde yenilikçilerden olalım. Bu yüzden daha çok kendi inşa ettiğimiz nazik, sonsuz ve bağlayıcı gerçeklik vasıtasıyla yıkalım. Cemiyetimiz [Bundt] bizleri gerçeklik dünyasına bağlayan ebedi güçlerle birlikte mücadele eden bir yaşam cemiyetidir. Bizleri güdüleyen düşüncenin gerçekten de bir düşünce, diğer bir deyişle ruhun sakin toplumu ile birlikte fani, parça parça ve yüzeysel geçici fenomenin ötesinde bizleri birleştiren bir bağ olmasına izin verin. Bu bizim sosyalizmimizdir, sanki ezelden beri var olmuş gibi geleceğin yaratılmasıdır. Anın coşkusundan, öfkeli, şiddetli tepkilerinden gelmesine müsaade etmeyin, ruhun varlığından, beşeriyetimizin geleneğinden ve mirasından gelmesini sağlayın.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Sendikalara çalışan insanların dinlenme vakti ve boş zaman edinmeleri için verdikleri mücadeleleri nedeniyle minnettarlığımızı ifade etmek amacıyla konudan saptık. Burada söylenen her şeyi teşekkürümüz olarak kabul edin. Salt arkaik ve eskimiş olana ait korkunç çürüyen urların ürünleri, sonuçları ve aksi tesiri olmaktan ziyade bir zamanlar ortak olan ve şimdilerde bir başına bırakılan batmış ruhu yeni biçimlere ve yaşama ve güzelliğe geri yönlendiren üretken insanlar olmayı istediğimiz için, minnettarlığımız da üretken olmalı ve işçilerin dinlenme vaktini ve serbest zamanını oluşturması gereken şeye yönlenmelidir. Ancak o zaman sağlıklı, güçlü ve ruhani insanlar, bizden kadim bir şeymiş gibi çıkması gereken yeni gerçekliği hazırlayabilecektir, eğer herhangi bir faydası ve kalıcılığı varsa.
Çalışma saatlerinin azaltılması işçiler için daha fazla boş vakit yaratır. Ancak kişi bu gerçeğe sevinse bile, bu tür kazanımların genellikle nasıl sonuçlara sahip olduğunu gözardı etmemelidir: işçilerin gücünün daha fazla sömürülmesi, işin yoğunluğunun artması. Çoğunlukla yüksek düzeyde kapitalistleştirilmiş müteşebbis, örneğin büyük bir anonim şirket, işçilerin zaferinden sevinç duymakta haklıdır. Diyelim ki belli bir sektörün tüm müteşebbisleri, çalışma saatlerini kısaltmaya zorlanmış olsun. Büyük teşebbüsler işçiyi seri makinelerin hizmetine daha da sürekli olarak zincirleyen yeni makineleri getirmek suretiyle bundan kaynaklanan kayıplarını genellikle tazmin edebilmektedir. Böylelikle orta ve küçük ölçekli rakipleri üzerinde büyük bir avantaj kazanırlar. Elbette bazen tersi gerçekleşir ve devasa teşebbüsün muazzam mekanizmasını yeniden şekillendirmesi engellenir. Öte yandan orta ve küçük ölçekli müteşebbis, aktif satışı varsa ve kredisi iyiyse, yeni koşullara daha kolay adapte olabilir.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Bu, çalışmaksızın daha uzun bir gecenin diğer acı tarafıdır: daha yorucu iş günü. Yaşayan insan, aslında sadece yaşamak için çalışmaz, işte iken yaşamını hissetmek ve iş sırasında işinden sevinmek ister. Akşamları sadece boş zaman, dinlenme ve neşe değil, hepsinden öte faaliyetinin kendisinden, bedeninin fonksiyonlarında ruhunun güçlü varlığından haz almaya ihtiyaç duyar. Çağımız sporu, kaslar ve sinirlerin verimsiz, oyunbaz faaliyetini, bir tür işe veya uğraşa çevirmiştir. Gerçek kültürde işin kendisi bir kere daha tüm enerjilerimizin oyunbaz sağılışına dönüşür.
Ayrıca sanayici, çalışma süresinin kısaltılmasının kendisinden götürdüklerini yeniden kazanmak için, teşebbüsünün mekanik aygıtını değiştirmek zorunda bile kalmaz. Fabrikada demir ve çelikten inşa edilmemiş ilave bir mekanizma vardır: çalışma sistemi. Birkaç yeni düzenleme, birkaç yeni denetleyici ve ustabaşı pozisyonu genellikle bir teşebbüsü yeni makinelerden daha çok hızlandırır. Ancak bu tür bir sistem nadiren uzun ömürlü olur. Her zaman işçinin tembelliği veya doğal yavaşlığı ile gözetmenlerin sevk edici enerjisi arasında sessiz bir mücadele vardır. Zamanla iş insana karşı insan meselesi haline geldiğinde, her zaman bir tür eylemsizlik yasası kazanır. Yavaş çalışma için verilen bu mücadele her zaman, sınıf mücadelesinde bilinçli bir silaha ve sözde sabotaj biçimine dönüşmeden çok önce, var olmuştur. Belli bir amaç için, yavaş, ucuz, kötü hatta zararlı iş teslim etmek üzere işçilere çağrıda bulunan bu tür bir sabotaj, özel durumlarda, mesela postane, demiryolu veya liman işçileri grevlerinde mükemmel hizmet gerektirebilir. Bununla beraber sorgulanabilir bir yanı da vardır. Üretici rolünde işçilerin aşırı mücadele araçları [kullanılırken] sınıf bilincine sahip militanın nerede sona erdiğini ve ruhen boş, harap ve yoz, her tür faydalı işin tiksindirici geldiği sorumsuz insanın nerede başladığını ayırt etmek her zaman mümkün olmaz.
Hızlandırılmış çalışma sisteminin sadece geçici etkisi olur fakat makine amansızdır. Kendisine ait belirli bir atım sayısı, verili çıktısı vardır ve işçi artık az çok insan kişisine değil insan enerjisini sömürmek üzere insanlar tarafından yaratılan metal şeytana dayanır. İnsanın işindeki neşesinin psikolojik düşüncesi burada tali bir rol oynar; her işçi bilhassa acı bir biçimde bilir ve hisseder ki makineler, aletler ve hayvanlar çalışan insandan daha iyi muamele görür. Bu, yukarıda söylenen herhangi bir şey kadar provokatif, demagojik abartı olmaktan uzaktır. Bu, soğuk, sade hakikattir. İşçilere genellikle azami kızgınlık tonuyla köleler denmektedir. Ancak kişinin, birinin ne dediğini bilmesi gerekir ve “köle” gibi kelimeyi dahi ciddi, edebi anlamı ile kullanmalıdır. Köle, ölümü maliyete sebep olduğundan – yeni bir köle alınmak zorundadır – psikolojik olarak yönlendirilmesi gereken, himaye edilmiş (protege) [kişidir]. Modern işçinin efendisiyle ilişkisinin korkunç tarafı şudur ki modern işçi kesinlikle bu tür bir köle değildir; çoğu durumda müteşebbis işçinin yaşamasına ya da ölmesine tümüyle kayıtsız kalabilir. Modern işçi kapitalist için yaşar fakat kendisi için ölür. İkame edilebilirdir. Makineler ve atlar satın alınmak zorundadır ki her ikisi de satın alım ve işletim maliyetlerini kapsar. O yüzden köle önce satın alınmalı ve çocuk olarak dahi eğitilmeli ve sonra onun iaşesi sağlanmalı idi. Modern müteşebbis modern işçiyi ücretsiz edinmektedir; birine ya da diğerine geçimlik ücret temin etmek kendisi açısından farksızdır.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Yine burada müteşebbis ile işçi arasındaki ilişkinin duyarsızlaşması ve insanlıktan uzaklaşması sırasında kapitalist sistem, modern teknoloji ve devlet kapitalizmi ele ele yürür. Kapitalist sistemin kendisi işçiyi sayıya indirger. Teknoloji, kapitalizm ile ittifak içinde işçiyi çarkın bir dişlisi yapar. Son olarak devlet, kapitalistin işçisinin ölümüne yas tutmaması için hiçbir gerekçesi olmamasından hatta ölüm ya da kaza durumlarında işçi ile şahsen ilgilenme ihtiyacı duymamasından emin olur. Devletin sigorta kurumları kesinlikle pek çok açıdan ele alınabilir fakat bu yönü de gözden kaçırılmamalıdır. Onlar da yaşayan insanlığı kör işleyen bir mekanizma ile değiştirir.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Bunlardan etkilenen Marksistler ve işçi kitleleri, sosyalistlerin teknolojisinin bu çerçevede kapitalist teknolojiden temelde ne kadar farklı olduğu (gerçeğinden) tümüyle bihaberdir. Teknoloji, kültürlü halk arasında kendisini kullanmak isteyen özgür insanların psikolojisine göre yönlendirilmelidir. İşçilerin kendileri hangi koşullar altında çalışma istediklerine karar verdikleri zaman üretim dışında harcamak istedikleri zaman ile üretim içinde kabul etmeye istekli oldukları işin yoğunluğu arasında uzlaşma sağlayacaktır. Kayda değer şahsi farklılıklar olacaktır: bazıları dinlenme ve boş vakitlerine daha uzun zaman harcayabilmeleri için çok hızlı ve enerjik çalışacak, diğerleri ise günün hiçbir saatini salt araçlara indirgemeyi tercih etmeyecek ve işlerinin kendisinin zevkli olmasını ve rahat bir tempoda ilerlemesini isteyecektir.
Bugün bunların hepsi göz önünde tutulmamaktadır. Teknoloji tümüyle kapitalizmin etkisi altında bulunmaktadır. Makine, alet, insanın ölü hizmetçisi, insanın efendisine dönüşmüştür. Büyük ölçüde kapitalist bile kendi getirdiği mekanizmaya bel bağlar ve bu an, kısaltılmış çalışma süresinin ikinci yönünü inceleyebileceğimiz andır. İlki teknolojinin işçinin gücünü muhafaza etmesine hizmet etmesiydi; artan iş yoğunluğunun ne ölçüde bu eğilimi karşıladığını şimdi gördük. Fakat çalışma saatlerinin kısaltılması işçi sınıfının yaşayan üyeleri açısından işsizlerin sayısını azaltan ilave pozitif etkiye de sahiptir.
Anlayacağınız sanayici makinesini kapasitesine göre kullanır. Makineler, karlı olabilmeleri için belli bir süre çalışmalıdır. Eğer teşebbüsü kar edecekse sanayici yurt içinde ve dışında rekabetine uyum sağlamalıdır: sanayici elektrik santrali masrafını çıkarmak için pek çok sektörde makinelerini gece gündüz çalıştırmaya zorlanmaktadır. Bu yüzden çalışma saatleri kısaltıldığında sanayici daha fazla işçi alacaktır. 24 saatlik çalışma periyodunu, yani nöbetleşe vardiya sistemini getirmek için işçiler ile mücadele fırsatını sık sık kullanacaktır. Kâr ihtiyacı, sistemin talepleri, işçilerin talepleri, bunların hepsi genellikle müştereken, daha fazla işçinin istihdamına ve dolayısıyla sözde yedek sanayi ordusunun sayısının düşmesine yol açar. Sınır hep teşebbüsün kârlılığı ile belirlenir ve bu vesile ile sistemin gerektirdikleri ile piyasanın hazmetme kapasitesi arasında bir tür anlaşma sağlanır.
Genellikle müteşebbis, elektrik santralini makinesi ile bu makineleri çalıştıran işçilerin sayısı tarafından belli bir hacimde işletmeye devam ettirmek için zorlanmaktadır ve piyasa çıktıyı tüketemez hale gelirse o zaman sanayici fiyatları düşürmelidir: zira yeterince ucuz olduğu müddetçe kapitalist piyasa tüm malları emebilir. Bir kapitalistin gece gündüz çalışan binlerce işçisinin olmasının sebebi budur ve yine de her saat başı para kaybeder. Kapitalist bunu fiyatların yine artacağı daha iyi zamanların umuduyla kabul eder. Bu umut gerçekleşmezse belli günlerde tesisinin bir kısmını ya da tamamını kapatmak zorunda kalacaktır.
Teknolojinin kapitalizmin etkisi altında bulunduğuna dair ifademiz kapitalizmin de buna mukabil kendi yarattığı teknolojinin kölesi olduğu sonucu ile tamamlanmalıdır. Bu açmaz sihirbazın çırağının açmazı gibidir: “Çağırdığım ruhlardan bir daha kurtulamıyorum!”. Refah, zamanlarında, lehte piyasa koşullarında teşebbüsünü belli bir ölçekte ayarlayan her kim olursa olsun artık ne kadar üretmesi gerektiği ile ilgili bir seçeneğe sahip değildir. Müteşebbisin kendisi de kendi makine çarklarına bağlanır ve genellikle işçileri ile birlikte ezilir.
Burada, kapitalist üretimin spekülasyonla en yakın bağlantılı olduğu noktalardan birine temas ettik. Kapitalizm ölçeğinde çok az insan ancak teşebbüsünün ve piyasasının koşulları yüzünden spekülasyona zorlanmayacaktır. Herkes, birbirinden tümüyle bağımsız şu iki faktöre dayandığı ölçüde spekülatördür: birincisi, müteşebbisin insanlardan ve makinelerden müteşekkil aygıtının gerektirdikleri ve ikincisi dünya piyasasının fiyat dalgalanmalarıdır. Bu durumdaki insanlar – ki genellikle yıllarca her hafta yüzlerce ya da binlerce işçiye sabit bir ücret ödeyip her hafta kayıp yaşarlar – “İşçilerim benden iyi durumda!” sızlanması ile sık sık feryat etmelidir. Sayısız endişe ile eziyet çeken zavallı zengin adam genellikle servetinin bir kısmı ile borsada başarılı spekülasyonlar yaparak kendisini kurtarabilir. Bu şekildeki ticaret, spekülasyon alanındaki kötü şansını dengeler. Öte yandan işi gelişen kişi sık sık tümüyle farklı bir sahadaki spekülasyonlar yüzünden kendisini mahvedebilir. Kapitalist pazara bağımlı olan herkes spekülason yapmalı, en değişken sahalarda spekülasyon yapmaya kendini alıştırmalıdır.
Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür.
Kapitalizm altında acı çeken işçi bu belirleyici gerçek ile ilgili çok az şey bilir. İstisnasız herkes kapitalist koşullar altında ölçüsüz acı çeker ve çok az neşeye sahiptir, gerçek neşesi yoktur. İşçinin, kapitalistin yüzleştiği korkunç, alçaltıcı ve baskıcı kaygılara, katlanmak zorunda olduğu tümüyle gereksiz ve tümüyle verimsiz eziyet ve gerginliğe dair de çok az bilgisi vardır. Ve işçiler kendileriyle kapitalistler arasındaki bu benzerliğin yeterince farkında değildir. Sadece kapitalistler değil, iş gücündeki yüzbinlerce insan da tümüyle faydasız, verimsiz, yersiz işten karlarını veya ücretlerini kazanır. Kesinlikle bugün gittikçe daha fazla lüks mallar yaratan üretime yönelik korkunç bir eğilim vardır. Buna proletarya için beş para etmez mallar da dâhildir. Gerçek ihtiyaçları karşılamak içinse çok az makul ve gerekli ürün üretilir. Gerekli ürünler gittikçe daha pahalı, lüks anlamında değersiz ve ucuz hale gelmektedir – temayül budur.
Sendika faaliyetlerine ayrılan konu dışı sapmamızdan dönelim ve son bir özet verelim.
Kapitalizmden çıkarı olan müteşebbislerin, imalatçıların ve tüccarların ve de kendi geçimlerini kazanmakla ilgili olan işçilerin ve son olarak devletin kapitalist ekonomi sisteminin korunması için nasıl çalışmak zorunda olduğunu ve hepsinin bu çalışmayı nasıl devam ettirdiğini gördük. Tüm insanların bu karşılıklı sömürüye nasıl bulaştığını, nasıl hepsinin ittifakla kendi özel çıkarlarını nasıl koruması gerektiğini ve amme menfaatine zarar vermek zorunda olduğunu ve hangi kapitalizm seviyesinde bulunurlarsa bulunsunlar hepsinin nasıl güvencesizlikle tehdit edildiğini de ilave olarak not ettik.
Bunu gördüğümüzde Marksizm’in başarısızlığını da gördük çünkü Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür. Bu mücadelenin işçi sınıfının durumunda genel bir iyileşmeye sebep olacağı dahi söylenemez; sadece bu mücadelenin ve mücadelenin etkilerinin işçi sınıfını kendi durumlarına ve toplumun genel koşullarına alıştırdığı görülebilir.
Marksizm, kapitalist şartları koruyan, kapitalizmi güçlendirip kapitalizmin halkın ruhuna etkilerini daha da viran eden, önemsiz de olmayan faktörlerden biridir. Halklar, burjuva ve aynı ölçüde işçi sınıfı sırf para kazanma amacı için duyarsız, spekülatif ve kültürsüz üretim koşullarına her zamankinden daha fazla müdahil olmuştur. Bu koşullar altında en çok acı çeken ve genellikle zorluk, yoksunluk ve yokluk içinde yaşayan sınıflarda net bilgi, isyan ve iyileşme arzusu gittikçe azalmaktadır.
Kapitalizm bir ilerleme dönemi değil, gerileme dönemidir.
Sosyalizm, kapitalizmin daha fazla gelişmesi ile gelmez ve üreticilerin kapitalizm içerisindeki mücadelesi olamaz.
Bunlar, vardığımız sonuçlardır.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın da parçası olduğu yüzyıllar bir olumsuzlama zamanıdır. Birlikler ve şirketler, bizim geldiğimiz daha evvelki kültürlü zamanın tüm ortak yaşamı, tüm güzel dünyevi faaliyeti ve motivasyonu, cennet yanılsamasına sarılmıştı. Üç şey birbirinden ayrılmaz şeklide birleşmişti: birincisi, yaşamdaki birlik ruhu, ikincisi, tarifi imkânsız birlik, evrenin ruhsallığı ve önemi için sembolik dil – zira ferdin ruhunda doğru olarak kavranmıştır – ve üçüncüsü, hurafedir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir. Şeytan, göksel güçler, yer altı cinleri ve iblis korkusu yok olmaya başlamıştır. İnsan dünyaların sonsuz uzayında, kendi etrafını dönen küçük yıldız üzerinde, Tanrı’nın grotesk dünyasına göre, daha güvende hissetmiştir. Etkileri kesin bir şekilde ölçülebilen reddedilemez doğal güçler bilinir hale gelmiştir. Korku olmaksızın bunlar kullanılabilir ve bunlara itimat edilebilir. Yeni iş ve doğal ürün işleme yöntemleri bulunmuştur. Yeryüzü keşfedilmiş ve tüm yüzeyi yeniden iskân edilmiştir; tüm dünyada seyahat ve iletişim henüz alışamadığımız ve bize hala inanılmaz gelen bir hızla gelişiyor ve tüm bunlarla bağlantılı olarak aynı anda yaşayan insan sayısı önemli oranda artmıştır. İhtiyaçlar ve de bu ihtiyaçları karşılama vasıtaları olağanüstü artmıştır.
Hurafe içinde olduğumuz bu olumsuzlama çağında kesinlikle sarsılmıştır. Olumlu bazı şeyler de hurafenin yerini almıştır: objektif doğa terkibi bilgisi doğadaki şeytani düşmanlara ve dostlara olan inancı ilga etmiştir. Ruh dünyasının ani kaprislerinden ve ihanetinden duyulan korkuyu doğa üzerinde kurulan iktidar takip etmiş ve sayısız ruh ve perinin bu ölümü insanların çocuklarının doğum oranında olağanüstü artışta gerçek ifadesini bulmuştur.
Fakat tüm derin hisler, tüm coşkunluk ve insan birliği ve bağı ruh-cennet ile derin bir biçimde iç içe geçmiştir. Keşfettiğimiz yıldız dünyalar, etkilerine aşina hale geldiğimiz doğal güçler sadece dışsaldır; faydalıdır ve dış yaşama hizmet eder. Bunların birliğini iç yaşantımızla her şekilde, bazen derin bazen sığ felsefelerle, doğa teorileriyle ve şiirsel ilhamlarla ifade etsek de, bizim bir parçamız değildir, hayat kazanmamıştır. Bilakis, hakikatinde dünyanın, özümüzde taşıdığımız şekliyle, faydacı duyularımızın bize söylediklerinden tümüyle farklı, daha önce canlı olan ne varsa, imge ya da inanç ya da tarif edilemez bilgi ve de bu dünya görüşüne bağlı küçük gönüllü gruplardaki hakiki insan toplumu hepsi birlikte hurafe ile gerilemiştir. Bilim ve teknolojideki tüm gelişmeler bunun en düşük yedeğini sağlamayı başaramamıştır.
İşte bu nedenle bu zamanlara gerileme dönemi diyoruz çünkü kültürün ana özelliği, insanları bir arada tutan ruh, gerilemiştir.
Eski hurafeye ya da anlamını yitirmiş sembolik dile geri dönüş girişimleri, eski şablonlara bağımlı, hissi akıldan daha güçlü olan halkın zayıflığı ve köksüzlüğü ile bağlantılı sürekli yenilenen bu tepki çabaları tehlikeli engellerdir ve de nihayetinde sadece sonucun belirtileridirler. Kendisi örgütlü ruhsuzluk olan devletin baskıcı yönetimi ile bağlantılı oldukları zaman, ki kolaylıkla böyle olur, daha rahatsız edici olurlar.
O halde gerilemeden bahsedince, bu bahsimizin ruhbanın dünyamızın günahkârlığı ile ilgili şikâyeti ya da dönüşüm çağrısı ile hiçbir ortak yönü yoktur. Bu çöküş geçici bir devir olup bünyesinde yeni bir başlangıç, taze bir iyileşme, birleşik bir kültürün tohumlarını barındırır.
her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir.
Sosyalizmi, ruhsal bir hareket olarak insanlar arasında yeni şartlar için mücadeleyi düşünmek, diğer bir deyişle yeni insan ilişkilerine varmak için tek yolun insanların kendileri için yaratan ruhtan etkilenmeleri gerektiğini anlamak bizim için çok acil olmakla birlikte geriye, geri getirilemeyen bir geçmişe doğru bakmamamız ve güçlü olmamız da aynı şekilde önemlidir. Kısacası, kendimize yalan söylememeliyiz. Cennet sanrısı, hakikat, felsefe, din, dünya görüşü veya kişi, dünya ile ilgili hissiyatı kelimeler ve biçimler şeklinde billurlaştırma çabalarına her ne ad vermek istiyorsa o, şimdilerde bizim açımızdan sadece bireyler olarak var olmaktadır. Toplulukları, mezhepleri, kiliseleri, bu türden ruhsal muadillerine dayanan her türde birlik kurma girişimi sahteliğe ya da tepkiye yol açmıyorsa en azından sırf zayıf bir lafügüzafa sebep olur. Duyular dünyasının ve doğanın ötesine giden her şeyde derin bir biçimde yalnızız ve sessiz bir yalıtılmışlığa tabiyiz. Bu da tüm dünya görüşlerimizin hiç bir yıkıcı ihtiyaç, etik inandırıcılık içermediği, ekonomi ve toplum üzerinde bağlayıcı olmadığı anlamına gelir. Bunu, böyle olduğu için, kabul etmeliyiz ve bireysellik çağında yaşadığımız için bunu pek çok şekilde, memnuniyetle ya da vazgeçerek, umutsuzca ya da arzu ile, kayıtsızca ya da hatta isyankarca kavrayabiliriz.
Ancak her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir. Her ruh komünal ruhtur ve ister uyanık ister uykuda bütüne, diğerleri ile birleşmeye, topluma, adalete yönelik dürtünün dindiği hiç bir birey yoktur. Topluluk amaçları için gönüllü birliğe yönelik doğal dürtü kökleşmiştir fakat bu dürtü uzun yıllar kendisinden kaynaklanan dünya kuruntuları ile bağlantılı olduğu ve şimdilerde kaybolduğu ya da çürüme sürecinde olduğu için sert bir darbe ile uğraşmış ve uyuşmuştur.
O halde insanlar için öncelikle bir dünya görüşü yaratmak zorunda değiliz; bu tümüyle suni, geçici ve yetersiz, hatta romantik ve ikiyüzlü olurdu ve aslında bugün modaya tabii olurdu. İçimizde yaşayan, bireysel komünal ruh realitesine sahibiz ve sadece bu ruhun yaratıcı bir şekilde çıkmasına izin vermeliyiz. Küçük gruplar ve adalet toplulukları yaratma arzusu – bir halk oluşturmak için göksel bir sanrı ya da sembolik bir biçim değil, dünyevi toplumsal neşe ve hazır oluş- sosyalizmi ve gerçek bir toplumun başlangıcını getirecektir.
Ruh doğrudan harekete geçecek ve yaşayan insanlıktan kendi görünür biçimlerini yaratacaktır: sonsuzluk sembolleri topluluklara, ruhun tecessümleri dünyevi adalet şirketlerine, kiliselerimizdeki aziz imgeleri rasyonel ekonominin kurumlarına dönüşecektir.
Rasyonel ekonomi: bu kelime kasıtlı olarak kullanıldı çünkü burada bir şey daha eklenmelidir.
Bu çağa gerileme devri dedik çünkü esas – ortak ruh, gönüllülük, halk yaşamının ve biçimlerinin güzelliği – zayıflatılmış ve yıkılmıştır. Bilimde, teknolojide ilerlemeye, nesneleştirilmiş doğanın tarafsız fethine ve zaptına başka bir isim – aydınlanma – verilmiştir. Akıl daha kıvrak ve net hale gelmiştir; – en geniş anlamıyla – doğadan fiziği kazandığımız için, fiziğin fiili uygulamaları değerini kanıtladığı için ve doğanın güçlerini sömürerek matematiği kullanmayı öğrendiğimiz için, şimdi de, tüm dünyada olağanüstü geniş bir sahada insan ilişkilerinin teknolojisini uyguladıkça matematiğin sıkça uygulanması, iş bölümü ve bilimsel yöntemler ile en doğru ve makul olanı yapmayı öğreneceğiz. Önceleri her ikisi de oldukça gelişmiş olan sanayi teknolojisi ve ekonomik ilişkiler adaletsiz bir sisteme ve anlamsız bir güce koşulmuştu. Fakat hem psiko-endüstriyel hem ekonomik-sosyal teknoloji artık yeni kültüre, geleceğin insanlarına yardım edecektir, tıpkı daha önce ayrıcalıklı olanlara, güçlü olanlara ve borsa spekülatörlerine hizmet ettikleri gibi.
Bu bakımdan içinde olduğumuz gerileme devrinden bahsetmek yerine – eğer istersek – doğa gözlemi ve hâkimiyetinin, teknoloji ve rasyonel ekonominin hiç olmadığı kadar üstünlük kazandığı ilerlemeden de bahsedebiliriz. Ta ki birkaç yüzyıldır gömülü olan ortak ruh, gönüllülük ve sosyal dürtü yeniden zuhur edene kadar, insanları zapt edip bir araya getirene kadar ve yeni güçlerin kontrolünü eline alana kadar.
Bir kez, bireylerdeki aynı ruh eğilimi doğal dürtüsü ile bu yeni kapasiteleri ele geçirip bunları mücessem gruplara katınca bireyi dönüştüren, fenomeni uyumlu birliklere ayıran düşünce, holistik perspektif, bir kez daha bireysel insan ruhundan çıkacak ve bir insanlar cemiyetine, tüzel kişiye ve birleştirici bir biçime dönüştürecektir. Bir kez bu dünyevi-cismani ruh biçimi var olunca yeniden insanların yüzyıllar boyunca ruhsal coşkunluğa uyumlu dünya görüşüne ve kuruntusuna sahip olması kolaylıkla mümkün olabilir. Bu duygulara bu kadar yenik düşmeyi istemiyoruz, buna karşı kendimizi koruyoruz ve bağlılık düşkünü değiliz. Ayrıca herhangi bir ihtimal dâhilinde bu döngünün bir kez daha kapanması gerektiği, düşünce ve birliğin kozmik-dini, suni hurafe biçimine bağlanmak zorunda kalacağı ve ortak ruhun cesaretinin bir kere daha kırılacağı ve yalıtılmışlığın yeniden eski haline döneceği vb. ile ilgili bir şeyler söyleyebilmek için insan tarihinin gidişatına ilişkin çok az şey biliyoruz. Bu tür inşaları yapmaya hakkımız yok. Tüm bunlar bir zorunluluktan ibaret olabilir fakat gelecek tümüyle farklı olabilir. Bu tür bir bilginin halen daha uzağındayız. Görevimiz önümüzde şu anda net olarak duruyor: yalancılık değil hakikat. Bir din taklidinin yapaylığı değil, bireylerin tüm ruhsal bağımsızlığını ve çeşitliliğini kısıtlamadan toplumsal yaratımın gerçekliği.
Hazırlamak istediğimiz, köşe taşlarını yerleştirmek üzere olduğumuz yeni toplum eski hiçbir yapıya geri dönmeyecektir. Bu son yüzyıllarda medeniyetin keşfettiği araçlara sahip bir kültür, yeni bir biçimde eski olacaktır.
Ancak bu yeni insanlar kendi kendine gelmez: yanlış bilimin Marksistinin bu “gelmek zorunda”yı anladığı gibi “gelmek zorunda” değildir. Gelmelidir, çünkü biz sosyalistler onun gelmesini istiyoruz ve hâlihazırda ruhlarımızda bu tür bir insan biçimlerini taşıyoruz.
Nasıl başlayacağız? Sosyalizm nasıl gelecek? Ne yapılmalı? Öncelikle mi yapılmalı? Hemen mi yapılmalı? Buna cevap vermek son görevimiz olacak.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5528
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.06 15:18 denizozii_rl r/F1Turkey'e Hoş Geldiniz! Lütfen Kuralları Okuyun.

Selam! F1Turkey'e hoş geldin. Her toplulukta olduğu gibi burada da toplum huzurunu sağlamak için bazı kurallarımız var.


  1. Karşınızdaki kişiye saygı gösterin. Din, dil, ırk, tutulan takım üzerinden pasif agresif tartışmalar ve cinsiyet ayrımı yapmak, bunlara saygısızlık göstermek sunucuda yasaktır ve sınırsız uzaklaştırılma ile sonuçlanır.
  2. Küfür kullanımı en az 24 saatlik uzaklaştırılma ile sonuçlanır.
  3. Caps lock kullanımı, kelime uzatmak ve spam yasaktır.
  4. Kişisel reklam yapmak yasaktır. Bu tüm sosyal mecraları kapsar.
  5. Taraftar sayfaları, arşiv sayfaları ve bilgi sayfaları gibi yüksek takipçili (Sosyal medya platformuna göre değişiklik gösterebilir) sosyal mecralarda moderatörlük yapıyorsanız F1Turkey moderatörlerle iletişime geçip "Onaylı" etiketi alabilirsiniz.
  6. Saygı çerçevesi içerisinde bir konu hakkında tartışmak serbesttir. Ama tarafların birbirine hakaret etme durumuna gelmemelidir. Tartışma, atışma düzeyine geldiğinde iki tarafa da işlem uygulanabilir.
  7. NSFW (Halka açık ortamlara uygun olmayan) içeriklerin paylaşılması yasaktır. Tolerans gösterilmez.
  8. Her bir paylaşım, ilgili konunun Flair'i ile paylaşılmalıdır.
Dipnot: 1, 2, 3 ve 6. kurallar her pazartesi günü düzenlenecek olan "Pazartesi Meditasyonu" başlığında bir gönderinin yorumları için geçersizdir. İstediğiniz gibi kurtlarınızı dökebileceğiniz bir yer veriyoruz :)
Şimdilik eklediğimiz kurallar bu kadar, devamında bir kural eklemek veya düzenlemek durumunda kalırsak mutlaka duyuracağız. Okuduğunuz için teşekkürler, umarım keyifli bir zaman geçirirsiniz!

Discord sunucusuna buradan katılabilirsiniz.
submitted by denizozii_rl to f1turkey [link] [comments]


2020.03.27 18:35 karanotlar Yuval Noah Harari Koronavirüs Sonrası Dünya

Yuval Noah Harari Koronavirüs Sonrası Dünya
İsrailli tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari’nin 20 Mart’ta Financial Times’ta yayımlanan, “Koronavirüs sonrası dünyaya totaliter gözetleme rejimleri mi, yoksa küresel dayanışma mı hâkim olacak?” başlıklı yazısını Okan Yücel çevirdi.
https://preview.redd.it/fmowedyo39p41.jpg?width=540&format=pjpg&auto=webp&s=27d2a19c1dcda276632a9d1d3d3e6d3384e71e66
“İnsanlık şu an küresel bir kriz içinde. Muhtemelen bizim neslimizin en büyük krizi bu. Hükümetlerin ve toplumların alacağı kararlar büyük ihtimalle bizim gelecek onlarca yılımızı belirleyecek. Yalnızca sağlık sistemimizi değil, ekonomiyi, siyaseti ve kültürümüzü de şekillendirecek. Çabuk harekete geçmeli ve kararlı olmalıyız. Aksiyonlarımızın uzun dönemli sonuçlarını da hesaba katarak hareket etmeliyiz. Alternatifler arasından en iyisini seçerken sadece ani tehditlere karşı nasıl çözüm üreteceğimizi değil, bu fırtına geçtiği zaman nasıl bir dünyada yaşıyor olacağımızı da düşünmeliyiz.
“Bütün ülkeler sosyal deney haline geldi”
Pek çok kısa vadeli acil önlem artık hayatımızın önemli bir parçası olacak. Acil durumların doğası böyledir. Tarihi süreçleri hızlandırırlar. Normalde uzun yıllar düşünülerek verilmesi gereken kararların birkaç saat içinde verilmesi gerekir. Henüz tam anlamıyla hazır olmayan ve hatta tehlikeli teknolojiler hizmete sunulur, çünkü hiçbir şey yapmamanın riski daha büyüktür. Şu an pek çok ülke bir sosyal deney haline geldi. Herkes evden çalışırsa ve iletişimi belli bir mesafeden uzakta gerçekleştirirse ne olur? Bütün okullar ve üniversiteler çevrimiçi eğitim verirse ne olur? Normal zamanlarda hükümetler, şirketler veya okulların girişmeye gerek görmeyeceği uygulamalar şu an yürürlükte, çünkü normal bir zamandan geçmiyoruz.
Bu kriz anında oldukça önemli iki seçimde bulunacağız. İlk seçim totaliter gözetleme mekanizması ile yurttaşların güçlendirilmesi arasında, ikinci seçim ise milliyetçi izolasyonizm ile küresel dayanışma arasında olacak.
Tepeden tırnağa gözetim
Salgını durdurmak için bütün toplumların uyması gereken standart kurallar bulunuyor. Buna ulaşmanın iki ana yolu var. İlk yolu hükümetlerin vatandaşları takip etmesi ve kurallara uymayanları cezalandırması. İnsanlık tarihinde ilk kez bugünkü teknoloji sayesinde herkesi her zaman takip etmek mümkün. Bundan elli sene önce KGB bütün Sovyet toplumunu 24 saat boyunca izlemeyi hayal edemezdi. KGB insan etkinliğine ve analistlere güvenirdi. Her vatandaşın başına bir kişi dikemezsiniz. Ancak artık hükümetler bu konuda insan gücü yerine kuvvetli algoritmalara ve teknolojilere güvenebilirler.
Koronavirüs ile mücadelede pek çok hükümet şimdiden gözetleme politikası uygulamaya başladı bile. En büyük örnek de Çin. İnsanların akıllı telefonlarını yakından takip ederek, milyonlarca yüz tanıma kamerası kullanarak, insanların ateşlerini ölçüp raporlamalarını sağlayarak Çin hükümeti yalnızca koronavirüs taşıma şüphesine sahip insanları tespit etmekle kalmıyor, aynı zamanda hareketlerini takip edip kimlerle temas kurduğunu da öğrenebiliyor. İnsanlara enfekte olan bir hastadan ne kadar uzakta olduğunu söyleyen çok sayıda mobil uygulaması var.
Bu teknolojilerin kullanımı sadece Doğu Asya ile sınırlı değil. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail Güvenlik Ajansı’na kısa süre önce normalde terörizmle mücadelede kullanılan gözetleme teknolojilerini koronavirüs hastalarının takibinde kullanma yetkisi verdi. Meclis alt komisyonu bunu reddedince geçici olan acil durum yasası ile bu hakkı tanıdı.
“Salgın, gözetleme uygulamaları açısından bir dönüm noktası teşkil edebilir”
Bunların hiçbirinin yeni uygulamalar olmadığını söylüyor olabilirsiniz. Ancak son yıllarda hem şirketler hem de hükümetler insanları takip etmek, gözetlemek ve manipüle etmek için daha sofistike teknolojiler kullanıyorlar. Eğer dikkatli olmazsak bu salgın gözetleme tarihi açısından çok önemli bir dönüm noktası teşkil edecek. Sadece şu ana kadar bu mekanizmaları reddeden ülkelere de uygulanmasını normalleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda gözetleme sistemi artık deri üzerinden deri altına geçiş yapacak.
Şu ana kadar akıllı telefonunuzun ekranına temas ettiğinizde ya da bir bağlantıya tıkladığınızda hükümet tam olarak hangi bilgiye ulaştığınızı bilmek istiyordu. Ancak koronavirüs ile birlikte odak noktası da değişti. Artık hükümet parmağınızın ısısını ve altındaki damarın kan pompalama hızını bile öğrenmek isteyecek.
Gözetleme konusundaki pozisyonumuzla ilgili yaptığımız çalışmalarda bizi en çok zorlayan tam olarak nasıl gözetlendiğimizi ve önümüzdeki senelerin ne gibi yenilikler getireceğini bilemememizdir. Gözetleme teknolojisi aşırı hızlı ilerliyor ve on sene önce bize bilimkurgu gibi gelenler bugün eskimiş durumda. Düşünce deneyi olarak şöyle bir şey hayal edin: 24 saat boyunca vatandaşlarının kalp atışlarını ve vücut ısılarını ölçmek isteyen bir hükümet bütün vatandaşlarına bu işe yarayacak bir bileklik takıyor. Sonuçlar da yine hükümetin oluşturduğu algoritmalar tarafından analiz ediliyor. Siz bile bilmeden bu veriler sizin hasta olup olmadığınızı bilirken aynı zamanda ne zaman, nerede olduğunuzu, kimlerle görüştüğünüzü de tespit edebilecek. Böyle bir sistem salgını birkaç gün içinde durdurabilir. Ne kadar muhteşem değil mi?
Olumsuz tarafı ise tabii ki inanılmaz bir gözetim mekanizmasına meşruiyet kazandıracak olması. Mesela CNN yerine FOX News bağlantısına tıklarsam siyasî düşüncemin yanı sıra kişiliğim ile ilgili de ne çıkarımlar yapılacaktır, kimbilir. Eğer kalp atış hızımı ve kan akışımı takip ederseniz aynı zamanda beni neyin sinirlendirdiğini ve güldürdüğünü de göreceksiniz.
Şunu hatırlamamız gerekir ki sinirlenme, eğlenme, âşık olma veya sıkılma gibi durumlar da tıpkı öksürme ve hasta olma gibi biyolojik olgulardır. Eğer bu gözetim mekanizmaları devam ederse hükümetler bizi bizden daha iyi tanıyacaklar. Duygularımızı tahmin edip onları manipüle ederek bize istedikleri malları ve siyasetçileri satabilecekler. Kuzey Kore’de bu sistemin 2030 yılında geçerli olduğunu varsayalım. Eğer “Büyük Lider”in konuşmasını dinlerken sinirlenirseniz, akıbetiniz malûm.
Elbette ki biyometrik gözetlemeyi yalnızca acil durum zamanlarında kullanılan bir önlem olarak da kurgulayabilirsiniz. Ancak ya her zaman bir acil durum olma riski ile yaşamaya başlarsak ne olacak? Örneğin benim ülkem olan İsrail 1948’deki Bağımsızlık Savaşı’nda olağanüstü hal ilan etmişti. Bağımsızlık Savaşı kazanılalı uzun zaman oldu ama İsrail olağanüstü halin kalktığını hiçbir zaman ilan etmedi.
Koronavirüs sona erse bile bizim özel hayatımız ile ilgili veri toplamaya aşık olan hükümetlerimiz biyometrik gözetim mekanizmalarını kullanmayı devam edecek ve bunu “bir sonraki salgına karşı önlem” olarak pazarlayacaklar. Ancak gerçek sebebi hepimiz bileceğiz. Son yıllarda özel hayatımızın gizliliği üzerinde büyük bir savaş yaşanıyor. Koronavirüs krizi bu savaşın tepe noktası olabilir. Eğer insanlara özel hayatın gizliliği mi yoksa sağlık mı diye sorarsanız insanların çoğu sağlığı seçer.
“Doğru bilgilendirilen bir toplum her zaman cahil bir halktan daha güçlüdür”
İnsanlara özel hayat mı sağlık mı diye sormak, sorunun kökeni itibarıyla oldukça yanlış. Hem özel hayatımızı yaşayıp hem de sağlığımızı elimizde tutabiliriz. Hem sağlığımızı koruyup hem de totaliter gözetim rejimlerini kurumsallaştırmadan yurttaşları güçlendirerek koronavirüsü yenebiliriz. Koronavirüsün nasıl yenileceğinin en iyi metotlarını Güney Kore, Tayvan ve Singapur buldu. Bu ülkeler de birtakım takip mekanizmaları geliştirseler de daha çok teste, dürüst açıklamalara ve doğru bilgilendirilen toplumla gerçekleştirilecek işbirliğine güvendiler.
Merkezileşmiş takip sistemleri ve sert cezalandırma yöntemleri insanları faydalı kılavuzları kullanmaya teşvik etmenin tek yolu değillerdir. İnsanlara bilimsel gerçekler doğru aktarıldığında ve insanlar da otoritelerin kendilerine bu konularda doğru bilgiler verdiklerine inandığında, “Büyük Birader”den emir almadan doğru olanı zaten yapacaklardır. Kendi kendine motive olmuş ve doğru bilgilendirilmiş bir toplum her zaman için gözetlenen ve cahil bırakılan bir toplumdan daha güçlüdür.
Örneğin ellerinizi sabunla yıkadığınızı düşünün. İnsan hijyenindeki en büyük ilerlemelerden biridir. Bu basit uygulama her yıl milyonlarca insanın hayatını kurtarıyor. Her ne kadar biz bunu var olan durum üzerinden kabul etsek de bilim insanları elleri sabunla yıkamanın önemli olduğunu 19. yüzyılda keşfetmişlerdi. Önceden doktorlar ve hemşireler bile bir operasyondan diğerine ellerini yıkamadan giderlerdi. Bugün milyarlarca insan her gün düzenli olarak ellerini yıkıyorlar. Bunu sabun polislerinden korktukları için değil, gerçeği bildikleri için yapıyorlar. Bakterilerin ve virüslerin elime bulaştığını, bunların hastalığa neden olabileceğini ve sabunla ellerimi yıkayarak onları etkisiz hale getireceğimi biliyorum.
“Siyasetçiler bilime olan güveni azaltmak istediler”
Ancak böylesi bir duyarlılık için güven ve işbirliği gereklidir. İnsanların bilime, kamu otoritelerine ve medyaya güvenmeleri lazımdır. Son birkaç yılda sorumsuz siyasetçiler bilime olan güveni bilerek önemsizleştirdiler. Aynı siyasetçiler şimdi de “Toplumun doğru olanı yapacağını bilemezsiniz” argümanı ile otoriter yönetimlerini daha da katı hale getirmek için can atıyorlar.
Normalde, yıllardır erozyona uğramış bir güvensizlik sorunu bir gecede çözülemez. Ancak normal zamanlardan geçmiyoruz. Kriz zamanlarında insanların düşünceleri çok çabuk değişebilir. Kardeşlerinizle uzun yıllar kavga etmiş olabilirsiniz, ancak acil bir durum ortaya çıktığında hemen konuşup birbirinize yardım edersiniz, çünkü gizli bir güven ve yakınlık keşfedersiniz. Bir gözetim rejimi inşa etmek yerine insanların bilime, otoritelere ve medyaya güvenini yeniden inşa etmek için henüz çok geç değil. Elbette ki teknolojiden de faydalanmalıyız. Ancak teknolojiyi insanları güçlendirmek için kullanmalıyız. Elbette ki ateşimin ve kan basıncımın takip edilmesini istiyorum. Ancak bunun bir hükümete mutlak güç sağlamak için kullanılmasını istemiyorum. Bunun yerine bu verilerin benim yapacağım seçimleri kolaylaştırması ve hükümetin de eylemlerinden dolayı hesap vermesi için kullanılmasını istiyorum.
Eğer sağlık durumumu 24 saat takip edebilseydim, sadece diğer insanlar için bir sağlık sorunu teşkil edip etmeyeceğimi değil, hangi alışkanlıkların sağlığıma iyi geleceğini de bilirdim. Eğer koronavirüs salgını boyunca güvenilir verilere ulaşıp onları analiz edebilirsem hükümetin doğru politikaları uygulayıp uygulamadığını ya da bana yalan söyleyip söylemediğini de değerlendirebilirim. İnsanlar ne zaman gözetleme hakkında konuşursa, şunu unutmayın ki gözetleme teknolojisi hükümetlerin insanları gözetlemesi için kullanılabileceği gibi insanların hükümetleri gözetlemesi için de kullanılabilir.
Koronavirüs salgını yurttaşlar için oldukça büyük bir test. Önümüzdeki günlerde her birimiz kendini düşünen siyasetçilere ya da komplo teorilerine değil, bilimsel verilere güvenmeyi seçmeliyiz. Eğer doğru seçimi yapamazsak sağlığımızı korumanın tek yolu olduğunu düşünerek birçok değerli özgürlüğümüzden kendi isteğimizle vazgeçmiş oluruz.
Küresel bir plana ihtiyacımız var
İkinci tercihimizi ise milliyetçi izolasyonizm ile küresel dayanışma arasında yapacağız. Salgın hastalıklar da sonucunda ortaya çıkan ekonomik krizler de küresel sorunlardır. Yalnızca küresel çaptaki işbirliği ile çözülebilir.
Öncelikli olarak, virüsü yenmemiz için herkesin bilgi paylaşımında bulunması gerekiyor. Bu, insanlar için virüslere karşı mücadelede büyük bir avantaj. Çin’deki virüslerle ABD’deki virüsler “İnsanları nasıl daha çok etkileyebiliriz” diye iletişime geçemezler. Ancak Çin ABD’ye koronavirüs ile nasıl mücadele edebileceğine dair oldukça değerli tavsiyeler verebilir. Milano’daki İtalyan bir doktorun keşfettiği bir yöntem Tahran’daki insanın hayatını kurtarabilir. Ancak bunun için kürsel bir işbirliği ve güven ortamının oluşturulması şart.
Ülkeler şeffaf şekilde bilgi paylaşmaya ve mütevazı şekilde tavsiye almaya açık olmalılar. Aynı zamanda aldıkları bilgilere de güvenmeliler. Özellikle test kitleri ve solunum cihazları gibi ekipmanları dünya geneline yaymamız gerekiyor. Tıpkı ülkelerin savaş zamanı önemli endüstrilerini kamulaştırmaları gibi koronavirüse karşı verdiğimiz mücadele de önemli üretim mekanizmalarının insancıl hale gelmesini sağlayabiliriz. Az sayıda koronavirüs vakası olan zengin bir ülke ekipmanlarını daha çok vakanın görüldüğü fakir bir ülkeye gönderebilir. Tabii bunu yaparken ertesi gün kendisi zor bir duruma düştüğünde başkalarının da ona yardım edeceğine inanması gerekiyor.
Küresel işbirliği sağlık çalışanları için de gerekli. Hastalıktan daha az etkilenen ülkeler sağlık personellerini salgından olumsuz etkilenen ülkelere gönderebilirler. Hem yardım eli uzatılmış hem de oldukça değerli bir tecrübe edinilmiş olur. Salgının seyri değişirse, bu kez yardım edilen taraf değişir.
Ekonomik alanda da benzer bir işbirliği elzem hale gelebilir. Talep zincirinin doğasını düşünürsek eğer bütün hükümetler diğerlerini önemsemeden kendi çözümlerini uygulamaya kalkarsa kriz daha da derinleşir. Acil bir küresel eylem planına ihtiyacımız var.
Bir başka ihtiyaç ise seyahat konusunda küresel bir uzlaşıya varmak. Aylar boyunca seyahat etmeyi yasaklamak koronavirüs ile mücadeleyi de zarara uğratır. En azından bilim insanları, doktorlar, gazetecileri, siyasetçiler ve iş insanlarının seyahat etmelerine izin verilmeli. Bu da seyahat edecek kişilerin kontrolden geçirilmesiyle mümkün olabilir. Eğer kontrol esnasında bir sorun ortaya çıkmamışsa bu kişiler uçağa binerken veya başka bir ülke tarafından kabul edilirken sıkıntı yaşamazlar.
“Şu an kolektif bir paralize olma hali var”
Ne yazık ki şu an ülkeler bunların çok azını gerçekleştiriyorlar. Kolektif bir paralize olma hali uluslararası toplumu olumsuz etkilemiş durumda. Sanki ortamda hiçbir yetişkin yok gibi. Birkaç hafta önceden dünyadaki önemli liderlerin bir toplantı gerçekleştirip acil bir ortak eylem planı ortaya koyması beklenirdi. G7 ülkeleri anca bu hafta video konferans ile bir toplantı gerçekleştirdiler ve sonucunda da hiçbir plan ortaya koyamadılar.
2008 küresel krizi veya 2014 Ebola salgını gibi dönemlerde ABD küresel liderlik iddiasını sürdürmüştü. Ancak mevcut ABD yönetimi bu rolü bırakmış durumda. ABD yönetimi, insanlığın geleceği yerine ABD’nin büyüklüğünü öncelik haline getirdiğini açıkça belli etti.
Bu yönetim en yakın müttefiklerini bile terk etti. AB’ye seyahat etmeyi yasaklarken bu konuyla ilgili AB kurullarıyla görüşmedi bile. Alman ilaç şirketinin üzerinde çalıştığı Kovid-19 aşısının tüm haklarını 1 milyar dolara satın almak istedi. Bu yönetim bir küresel eylem planı açıklasa bile, hiçbir konuda sorumluluk almayan, asla hatasını kabul etmeyen ve iyi işleri kendisinin yaptığını iddia edip kötü olaylar için başkalarını suçlayan birisinin peşinden çok az ülke gider.
Eğer ABD’nin bıraktığı boşluk başka ülkeler tarafından doldurulamazsa, sadece salgını durdurmak daha da zorlu hale gelmekle kalmayacak, bırakılan miras önümüzdeki yıllarda uluslararası ilişkiler sistemini de zehirlemeye devam edecek. Yine de her kriz bir fırsattır. Umuyorum ki bu salgın, insanların küresel uyuşmazlığın ve anlaşmazlıkların ortaya çıkardığı vahim tehlikeleri fark etmesine neden olur.
İnsanlık bir seçim yapmak zorunda. Uyuşmazlık yolunu mu takip edeceğiz, yoksa küresel dayanışmadan yana mı olacağız? Eğer uyuşmazlığı seçersek bu durum sadece krizi uzatmakla kalmayacak, gelecekteki çok daha vahim olayların habercisi olacak. Eğer küresel dayanışmayı seçersek sadece koronavirüse karşı değil 21. yüzyıl boyunca insanlığa saldıracak diğer bütün salgınlara ve krizlere karşı da zafer elde edeceğiz.
https://dunyalilar.org/yuval-noah-harari-koronavirus-sonrasi-dunya.html/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.10.16 09:57 flatartagency Hep Duyuyoruz Ama Müstakil Ev Ne Demek Biliyor Muyuz?

Hep Duyuyoruz Ama Müstakil Ev Ne Demek Biliyor Muyuz?
Birçok kişinin hayalinde müstakil bir evde yaşam sürmek yatıyor. Peki hayalini kurduğunuz ev gerçekten müstakil ev mi? Bunun yanıtını verebilmek için öncelikle müstakil ev ne demek sorusuna yanıt bulmak gerekiyor. Uzun yılların deneyimi ve kalite anlayışıyla prefabrik yapı sektöründe hizmet vermeye devam eden Villa Yapı, müstakil ev konusundaki tüm soru işaretlerine bu içerikte yanıt buluyor.
Eğer sizin de müstakil ev hayaliniz varsa, müstakil evin ne olduğunu ve avantajlarını öğrenmek için içeriğimizi incelemenizde büyük fayda var. Bunun ardından müstakil bir eve sahip olmak için Villa Yapı’nın prefabrik ev ve konteyner ev modellerine göz atabilir ve firmamızla iletişime geçebilirsiniz.
Konteyner evlerle ilgili daha fazla bilgi için Konteyner Ev Yapımı Hakkında Ne Kadar Bilgi Sahibisiniz? başlıklı içeriğimizi okumanızı öneririz.

Müstakil Ev Ne Demek?

Müstakil evin ne olduğunu öğrenmek için ilk başta kavramın kelime anlamına bakmamız işimizi kolaylaştıracaktır. Buna göre müstakil, sözlüklerde kullanış yönünden başka bir yapı ile bağlantısı olmayan, bağımsız ifadesiyle tanımlanıyor. Dolayısıyla müstakil bir evin yanında, altında veya üstünde başka bir ev veya yapı bulunmaması gerektiği sonucuna ulaşabiliriz.
Tüm mülkiyetin yalnızca ev sakinlerine ait olduğu müstakil evlere villaları örnek olarak verebilmek mümkün. Villa evleri gözünüzün önüne getirdiğiniz zaman da genellikle şehir dışında konumlandırıldıklarını anımsayacaksınız. Bunun başlıca nedenlerinden biri hiç şüphesiz ki şehir merkezinde nüfusun yoğun olmasından dolayı çok katlı apartmanların daha yaygın bulunması.
https://preview.redd.it/y3y9ro180vs31.jpg?width=1280&format=pjpg&auto=webp&s=511fb325c32b40ca75b62512199fbdfab0a1ae2a
Bir diğer neden de yapı maliyetinin apartman dairelerine kıyasla daha yüksek olmasından dolayı müstakil evlerin şehir merkezi dışında konumlandırılarak maliyetinin biraz daha düşürülmeye çalışılması. Öte yandan prefabrik ve konteyner yapılar sayesinde müstakil ev maliyetlerinin önemli ölçüde düşürülebildiğini de belirtmeden geçmeyelim.
Müstakil evlerin merkezden uzakta konumlandırılmasının nedenleri arasında ayrıca şehrin gürültüsü, kirliliği ve betonlaşmadan uzak kalmak isteyenlerin genellikle şehir dışındaki müstakil evlerde yaşamayı tercih etmesini sayabiliriz. Bu da müstakil evlerin çoğu zaman merkeze uzak bölgelerde inşa edilmesine önayak olmaktadır.

Müstakil Evde Yaşamanın Avantajları Nelerdir?

Müstakil ev ne demek sorusunu yanıtladıktan sonra bu evlerin bağımsız bir evde yaşamak isteyenler, geniş aileler ve şehrin uzağında bir hayat sürmeyi tercih edenler için son derece ideal olduğunu varsaymak gayet mümkün. Ayrıca müstakil evlerin hayallerinizi süslemesinin elbette pek çok başka nedeni de vardır. Bunların içinde huzur bulma isteği, aileyle birlikte daha kaliteli zamanlar geçirme arzusu ve şehir hayatının zorluklarından kaçmaya çalışmak gibi gerekçeler sıralanabilir.
Zaten doğanın kucağında, sıcak, samimi, konforlu ve geniş bir evde yaşamayı kim istemez ki? Villa Yapı olarak biz de müstakil bir evde yaşamanın size sunabileceği başlıca avantajları sıralamak istedik. İşte tüm ailenin konforlu bir hayat sürmesini garantileyen müstakil evlerin avantajlarından bazıları...

Daha Fazla Mahremiyet


https://preview.redd.it/qvapom290vs31.jpg?width=1280&format=pjpg&auto=webp&s=dfeb8e2a7c320551c2a4a5e37de7b34eccca9341
Bildiğiniz üzere apartman daireleri, çok sayıda insanın bir arada yaşadığı yapılardır. Bu da elbette herkesin uyması gereken toplum kurallarını da beraberinde getirmektedir. Dikkat edilmesi gereken bu kurallar; apartmanda huzursuzluk çıkmasını önlemek amacıyla konulmaktadır. Müstakil evler ise diğer evlerden bağımsız oldukları için bu gibi kurallar söz konusu değildir.
Komşularınızla paylaştığınız ortak alanlar gereği uyulması gereken kurallar olmadığı için de müstakil evinizde daha fazla mahremiyete sahip olabilir ve dilediğiniz gibi yaşayabilirsiniz. Örneğin arabanızı evinizin önündeki herhangi bir alana park edebilir, yüksek sesle müzik dinleyebilir, gece saatlerinde dahi spor yapabilirsiniz.

Mimari Özgürlük


https://preview.redd.it/mjovtlj90vs31.jpg?width=1280&format=pjpg&auto=webp&s=1809eff9fa1c4ec37e59e8311a3355e449e3ca77
Apartmanlar, inşaat sürecinde rol oynayan mimarların ve yapı şirketinin mimari anlayışını yansıtacak şekilde şekillendirilir. Dolayısıyla apartman dairelerinde yaşayacak kişilerin mimari tasarım konusunda söz hakları yoktur. Ayrıca apartmanlar birçok insanın ortak yaşam alanı olduğundan dekorasyon konusunda da yapabilecekleriniz oldukça sınırlıdır. Buna karşın müstakil evlerde beğeninize ve ihtiyaçlarınıza uygun mimari dokunuşlar yapabilir, inşa sürecine doğrudan dahil olabilir ve dekorasyon konusunda kendi zevkinizi ortaya koyabilirsiniz.
Üstelik prefabrik müstakil evlerde bu anlamda diğer müstakil ev türlerine kıyasla çok daha özgür olabilmeniz mümkün. Hatta evinizin içinde yaşarken dahi değişen ihtiyaçlarınıza göre değişiklikler yapabilir, oda ekleyip mimari yaklaşımda farklılıklara gidebilirsiniz. Ek olarak ahşap görünümlü prefabrik eve sahip olabilir, iç dekorasyonu yeniden düzenleyebilir, kat sayısını bile artırabilirsiniz.

Size Özel Yeşil Alan


https://preview.redd.it/8n6ajq7a0vs31.jpg?width=1280&format=pjpg&auto=webp&s=13aec03601f07bbfd5599e48097a8aa0287a5473
Müstakil bir evin en güzel yanlarından biri de kendinize ait bir bahçeniz olması olabilir. Apartmanlarda ve sitelerde de sınırlı bir yeşil alan olsa da burayı tabii ki komşularınızla paylaşmak durumundasınız. Üstelik apartman bahçelerine dilediğiniz bitkileri de dikme şansınız olmayacağından istediğiniz verimi alamazsınız. Müstakil evinizin bahçesinde ise isterseniz meyve-sebze yetiştirebilir, isterseniz çocuklarınızla özgürce oynayabilir, isterseniz de kedi ve köpeğinizle birlikte yeşil alanın tadını çıkarırken stres atabilirsiniz.
Ayrıca bahçenizin büyüklüğüne de bağlı olarak bu alana bir yüzme havuzu yaptırabilmeniz de mümkün. Bu sayede işten döndüğünüzde rahatlamak için yüzebilir ve hatta spor aktivitelerinize yüzmeyi de ekleyebilirsiniz. Üstelik tatile gitme fırsatı bulamadığınız dönemlerde bile evinizin konforunda tatil gibi bir hayat geçirme şansı da bulabilirsiniz.

Kat Seçenekleri

Müstakil ev ne demek sorusunu yanıtlarken bu yapıların alt ve üst katlarının diğer yapılardan bağımsız olması gerektiğinden söz etmiştik. Fakat çok katlı bir ev de müstakil ev kapsamına girebilir. Dubleks ve tripleks olarak adlandırılan iki ve üç katlı müstakil evler, özellikle yatırım açısından son derece mantıklı yapılardır. Çünkü içinde yaşamak yerine kiralamak veya satmak için değerlendirebileceğiniz çok katlı müstakil eviniz, diğer tüm ev seçeneklerine göre daha yüksek fiyatlı olacaktır.
Diğer yandan geniş aileler için de dubleks veya tripleks müstakil ev oldukça kullanışlı bir tercih olabilir. Herkesin kendine ait bir odasının olacağı, geniş ve çok katlı bir müstakil evde kimse diğer aile üyesinin özgürlüğünü engellemeyecektir. Tek katlı müstakil evlerin de katlar arasında merdiven kullanma zorunluluğu olmayacağı için avantajlı olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle ileri yaşlarda ve çocuklu ailelerde çok katlı evlerin merdivenleri tehlikeli olabileceğini göz önünde bulundurmanızda yarar var.
Artık müstakil ev ne demek, daha iyi biliyorsunuz. Kendinize ait, daha özgür bir yaşam alanı sunan müstakil bir eve uygun fiyatlara sahip olmak için Villa Yapı’nın prefabrik ev ve konteyner ev seçeneklerini incelemenizi kesinlikle tavsiye ederiz.
Bütçe dostu tüm müstakil ev türleri için ise Bütçenizi Sarsmadan En Ucuz Müstakil Ev Nasıl Yapılır? başlıklı içeriğimize göz atabilirsiniz.
Kaynak: https://prefabrikevfiyatlari.com/blogs/genel/mustakil-ev-ne-demek
submitted by flatartagency to u/flatartagency [link] [comments]


2019.08.18 08:31 medyumasor Papaz büyüsü hangi amaçlar için yapılır

Papaz büyüsü hangi amaçlar için yapılır
Papaz büyüsü geçmişi oldukça eskilere dayanan bir çalışma olup birçok kimsenin de varlığından habersiz olduğu bir çalışmadır. Öncelikle medyumluk çok eski dönemlerde öngörülerine itibar edilen toplum için saygı gören bu kişiler her daim sözlerine itibar edilen kişiler olarak bilinmekteydiler. Ancak günümüzde bu durum çok farklı bir hal almıştır. Çok fazla medyumun olması ve birçoğunun medyumluk ile uzak yakın hiçbir ilişkisi yoktur.
Medyumluk icra edilmesi zor olan mesleklerden bir tanesidir. Medyumlarca yapılan ve en çok yapılması istenilen çalışmalardan birisi papaz büyüsü olarak bilinen çalışma olup, aşk için bağlamak için ve ayırmak için ve daha farklı amaçlar için yapılabilmektedir. Papaz büyüsü yapmak çok fazla deneyim isteyen bir çalışmadır. Bu sebeple papaz büyüsü yaptırmak isteyen kişiler öncelikle bu çalışma için iyi bir medyuma ulaşmaları gerekmektedir.
Papaz büyüsü için en güvenilir medyumlardan bir tanesi olan medyuma sor medyum Suarez günümüzde medyum arayanların öncelikli tercihi olup birçok farklı çalışma içinde kısa zamanda istenilen sonucu veren medyumlardandır. Amaç papaz büyüsü için iyi medyum olunca medyum suarez papaz büyüsü için biçilmiş kaftandır.
Aşk için papaz büyüsü, karşı tarafı etkilemek kendine aşık etmek isteyen kişilerin tercihidir.
Bağlama için papaz büyüsü, sevdiğini kendine bağlamak isteyen kişilerce yaptırılmak istenilen bir çalışmadır. Sevgilisi veya eşinden şüphe eden kişiler papaz büyüsü ile bağlama çalışması yaptırarak şüphelerinden kurtulabilmektedirler. Medyuma suarez yaptığı birçok çalışma hakkında detayları medyumasor.net sitesinde paylaşmaktadır.
Ayırma ve soğutmak için papaz büyüsü, kimi zaman sevgili ve eşler arasına giren üçüncü kişinin ayrılması ve soğuması ve uzaklaşması amacıyla yapılan bir çalışmadır. Papaz büyüsü bu kadarla sınırlı kalmayıp farklı amaçlar içinde yapılmaktadır. Medyum suarez medyumasor.net sitesi ile birçok çalışma hakkında bilgi vermektedir.
Papaz büyüsü yaptırmak ve papaz büyüsü hakkında bilgi almak için medyuma sor medyum suarez ile iletişime medyumasor.net sitesi üzerinden geçebilirsiniz.
submitted by medyumasor to u/medyumasor [link] [comments]